• Şuradasınız
  • » » Abdülhak Hâmid Tarhan'ın Tezer Yahut Melik Abdurrahmanü's Sâlis'ini Yeni Tarihselcilik Bağlamında Okuma Denemesi


Abdülhak Hâmid Tarhan'ın Tezer Yahut Melik Abdurrahmanü's Sâlis'ini Yeni Tarihselcilik Bağlamında Okuma Denemesi

ABDÜLHAK HÂMİD TARHAN'IN TEZER YAHUT MELİK ABDURRAHMANܒS SÂLİS 'İNİ YENİ TARİHSELCİLİK BAĞLAMINDA OKUMA DENEMESİ

Oğuzhan KARABURGU (*)

 

Bu yazıda Abdülhak Hâmid Tarhan’ın 1880 yılında yayımladığı Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis isimli eseri, 1980 yılında ortaya çıkan Yeni Tarihselci yaklaşımla değerlendirilecektir. Bu tabii olarak anakronik bir okuma olacaktır. Bu türden anakronik okumalar daha önce de Ahmet Midhat Efendi’nin romanları için yapılmış[1], özellikle Müşâhedat, postmodernizm açısından ele alınmış ve değerlendirilmişti.

Yeni Tarihselcilik, zamanına kadar gelen tarih anlayışına farklı bir perspektif getirir ve tarihin bilgi ve belgelere dayansa bile gerçeklerin anlatımı olmaktan daha çok kurgusal bir metin olduğunu ileri sürer.

Yeni Tarihselcilik kavramı ilk kez Stephen Greenblatt tarafından Renaissance Self Fashioning: From More to Shakespeare (Rönesans'ın Benlik Öztanımı: More’dan Shakespeare’e)[2]adlı kitabında kullanılmış ve aynı tarihsel döneme ait yazınsal ve yazınsal olmayan metinlerin paralel okunuşuna dayanan bir eleştiri yöntemi olarak tanımlanmııştır (Oppermann 2006: 16). Yeni Tarihselci yaklaşım tarih ile edebiyat arasındaki sınırları kaldırarak tarihin de bir edebiyat eseri gibi öznel bir üretim olduğunu yani bir seçme ve ayıklamanın sonunda yazıldığını ileri sürer. Buna göre tarih de edebiyat eserleri gibi kültürel, toplumsal, politik ve dilsel bir bağlamda üretilir. Steven Connor’un ifade ettiği gibi "bütün tarih bir tür edebiyat” olur (Connor 2001: 178). Bu yaklaşımın öncü isimlerinden biri olan Louis Montrose, tarih ile edebiyatın ilişkisini dolayısıyla tarihin kurgusallığını "Tarihin metinselliği ve metnin tarihselliği” çarpıcı ifadesi ile ortaya koyar:

 

"‘Metnin tarihselliği’ her metnin bir tarihselliği ve toplumsallığı yani maddi bir zemini olduğunu; tüm yazma ve okuma faaliyetlerinin bu maddi zeminle anlaşabileceğini ifade eder. Ama bu tek başına yeterli değildir; aynı zamanda ‘tarihin metinselliği’ de göz önünde bulundurulmalıdır. Yani hiçbir zaman geçmişin özgün deneyimini ele geçirmek ve yeniden yaratmak mümkün değildir. Geçmişin izleri bize ancak metinler aracılığıyla ulaşır.” (Uslu 2008: 8)

 

Tanzimat dönemi Türk edebiyatının ikinci nesli arasında yer alan, Türk şiirinin yenileşmesinde önemli bir rol oynayan ve ‘Şair-i Âzam’ olarak anılan Abdülhak Hâmid Tarhan’ın yazmış olduğu yirmi beş tiyatro eserinden birisi de Tezer yahut Melik Abdurrrahmanü’s Salis’tir.[3]

Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis,Endülüs’e altın çağını yaşatmış hükümdar III. Abdurrahman’ın (M. 892-961) hayatından hareketle yazılan bir oyundur. Abdülhak Hâmid, Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’i yazarken Ziya Paşa’nın Louis Viardot’dan çevirdiği Endülüs Tarihi’nde[4]yer alan bir anekdottan hareket etmiştir. Bu anekdotta Abdurrahmanü’s Sâlis’in yaklaşık elli yıl saltanat sürdüğü ve bu saltanatı süresince ancak on dört gün mutlu olduğu belirtilmektedir:

 

"Melik Abdurrahman en-Nasr’ın vefâtından sonra kendi hatt-ı desti ile bir varak-pare bulunup mealinde, elli sene müddet-i saltanatta kemâl-i adalet ve hakkaniyet ile idâre-i umûr-ı mülk ve millete sa’y ve ihtimam ederek bi’l-cümle teb’ama kendimi babaları gibi sevdirmiş ve daire-i ittifakıma dehâlet eden düşmanlarımdan ve gerek sâir eâzım-ı mülük-i muassıram câniplerinden riâyet ve ihtirâm görerek elhâsıl şu âlemde hiçbir şey arzûsuna mahal kalmamak üzere insanın me’mulünden ziyâde servet ü sâman ve saltanat ile ömür sürmüş iken güzerân eden müddet-i ömrümde gamsız geçen günlerimi ta’dad ettiğimde fakat on dört güne resîde olmuştur, diye murakkam idi.” (Ziya Paşa 1276: 90)

Abdülhak Hâmid, Endülüs tarihinde Melik Abdurrahmanü’s-Sâlis’in hayatı ile ilgili fark ettiği bu boşluk ve belirsizliği değerlendirerek eserini nasıl yazdığını şu cümleleri ile ifade eder:

 

"Melik Abdurrahmanü’s-Sâlis’in elli beş sene kadar imtidad eden saltanatında yalnız on beş gün mesut olduğunu söylediği rivayet ediliyor ve o mesudiyetin neye müstenid olduğu gösterilmiyordu. Ben, yakışık alıp almayacağını düşünmeyerek o on beş günü hükümdarın sevdiği bir kızla güzâr eden bir zaman olmak üzere tahayyül ettim. Ancak Abdurrahmanü’s-Sâlis’in büyük bir hükümdar olduğunu unutturmamak için o sevdiği kızı milleti uğrunda feda etmek gibi ibret-bahş bir harekette bulunduğunu göstererek fâciaya öyle nihayet vermek istedim. Facianın nâmını alan bu İspanyol kızını da bir fedâi olarak takdir etmek lâzım gelirdi.” (Tarhan 1928: 4)

 

 

Abdülhak Hâmid, tarihte var olan bir şahsiyete gerçekte olmayan ancak olması ihtimal dâhilinde olan bir aşk hikâyesi yakıştırır. Louis Montrose’un ifade ettiği "tarihin metinselliği, metnin tarihselliği” konusuna uygun bir durumdur bu.

 

"Tarih, bir metin olarak tartışma konusu haline gelmekte, tarihin çeşitli anlatı biçimleri üzerinde değişik görüşler ortaya atılabileceği düşünülmektedir. Bunun bir sonucu olarak, tarihî kişilikler ve olaylarda kesin/net/gerçek olgular kurgusallaştırılarak ve yapıbozucu bir dönüşüme uğratılarak bir metin haline getirilebilmektedir.” (Çelik 2005: 30)

 

Burada Abdülhak Hâmid, tarihsel gerçekliği edebî eseri ile yeniden kurar ve tarihî gerçeklikle kurgusal gerçekliği birbirinin içerisine yerleştirir. Yazar, tarihî kaynaklarda yer alan III. Abdurrahman’ın saltanat süresini elli beş yıl ve bahsedilen gamsız geçen günlerin süresini de on beş gün olarak değiştirerek verir. Böylelikle seçme, ayıklama ve yeniden inşa etme gibi bir takım kurgusal ameliye gerçekleştirir.

Yeni Tarihselciliğin ilkelerinden birisi de bağlamdır. Tarihi doğru anlamak için onu, yaratıldığı bağlam içerisinde değerlendirmek gerekir. Toplumun değerleri, devrin yaşama biçimleri, dinî değerler, kültürel doku ve devletin idaresi gibi pek çok unsur bağlamı oluşturur. Görünenin arkasında yer alan ve pek çok zaman bilinçli şekilde göz ardı edilen olgular, olaylar, önemsiz gibi görünen ufak ayrıntılar tarihçinin seçme ayıklama ameliyesinde dışarıda bırakılırlar. Yeni Tarihselcilik anlayışı ile tarihe yaklaşıldığında önemsiz gibi görülen bütün bu unsurlar tarih yazımında önem kazanırlar ve yeniden yorumlamanın malzemesini oluştururlar.

III. Abdurrahman ile ilgili Endülüs Tarihi’nde verilen anekdot Abdülhak Hâmid tarafından "yorumlamış" ve tarihî şahsiyetler kurgusal kişilerle birleştirilerek ve zenginleştirerek bir aşk hikâyesi yazılmıştır. Bu noktadan hareketle tarihî kişiler metinleştirilirken, kurmaca kişiler de tarihselleştirilmiş olur. Endülüs tarihini yazan Louis Viardot değil de Abdülhak Hâmid olsa idi, bugün belki de Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis'te kurgulanan hikâye tarih olarak aktarılacaktı.

Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te Abdülhak Hâmid, birinci olarak Endülüs tarihinde yer alan bir hükümdarı ve onun devrini eserine malzeme yapar. İkinci olarak kullandığı malzemeyi kurgusallaştırarak yeni bir yorumda bulunur. Üçüncü olarak da ele aldığı tarihî malzemeyi kendi yaşadığı dönemin olayları ile ilişkilendirerek alegorik bir anlatıma başvurur.

Endülüs’ün Müslümanların yönetiminde en parlak günlerini yaşadığı dönem Abdurrahmanü’s Sâlis (M. 912-961) dönemidir. Abdurrahmanü’s Sâlis, memleketi güzide bir belde yapmış, halk arasında ayırım yapmadan herkese ‘pederce’ yaklaşmış ve yardım etmiştir. O, tebasının sevgi ve saygısını kazanmış, müşfik, ahlâklı, kendisini ülkesinin yönetimine adamış birisidir (Ziya Paşa 1276: 90). Endülüs Tarihi'nde verilen Abdurrahmanü’s Sâlis ile ilgili bu resmi bilgiler Abdülhak Hâmid'in kurgusal metininde de hemen hemen aynen tekrarlanır.

Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’i sadece basit bir aşk hikâyesi olarak okumak doğru olmaz. Pek çok tiyatro eserinde alegorik anlatımı yeğleyen Abdülhak Hâmid, Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te de alegorik bir anlatımı tercih etmiştir.[5]

Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te Tezer, hürriyeti, Abdurrahmanü’s Sâlis de Mithat Paşa'yı temsil eder. Yazar, hemen hemen bütün tiyatro eserlerinde müstebit ve zalim olarak çizdiği yönetici tipini bu eserinde sevilen, vatanperver, veli, âdil ve merhametli bir hükümdar olarak çizmiştir. Abdülhak Hâmid’in Mithat Paşa’ya olan sevgisi Abdurrahmanü’s Sâlis’te bir yansıma bulmuştur, denilebilir. Tarihî kaynaklarda Abdurrahmanü’s Sâlis’in elli yıl olarak verilen saltanat süresini elli beş yıl olarak değiştirmesi, Paşa’nın sürgüne gönderildiğinde bu yaşta olmasıyla alakalı olabilir. Diğer taraftan yazarın hep eleştirilerinin merkezinde duran müstebit ve zalim padişah tipinin muhatabı olan Sultan II. Abdülhamid’e, Abdurrahmanü’s Sâlis’in şahsında örnek alınası bir yönetici tipi yaratarak göndermelerde de bulunmuş olabilir.

Eserde ele alınan tarihî zaman ile ilgili resmî tarih bilgilerinin dışına çıkılarak farklı bakış açılarının sergilendiği de görülür. Eserde ısrarla yöneticilerin halka muhtaç olduğuna vurgu yapılır. Bu düşünce hem melik olan Abdurrahmanü’s Sâlis tarafından hem de halktan biri olan Rişar tarafından ifade edilir.

 

"Tezer – (Tecellüd ile)

Neme lâzım o millet ü devlet,

Ki bizim borcumuz sana hizmet.

Sen sağ ol, elverir!

Melik –

Bu bir töhmet

(…)

Melik – (Bağteten)

Neme lâzım deyince millet için,

Bana ‘var ol’ demek ne lâzımdır

Ki melik millete mülâzımdır.

Devlet ü milleti bilen anlar

Ki melâzımla merci’im anlar!

Bu sözü kale alsa bir diğeri,

Tardolurdu anın bugün değeri!

Bu nuhusetli fikri et ifnâ!

Bil ki halkı edip de istisnâ,

Bana ‘var ol’ demek nuhusettir!

Tezer – (…) (Birdenbire pâ-bûs ile)

Cahilim, ettiğim cesarettir!

Afvedin! Kılmayın beni tahcîl!

Melik – (Men’ ile)

Halkı benden ziyade et tebcîl;

Ona hürmet bana riâyettir.

Tezer –

Şahsınız halka bir inâyettir.

Size yok ma’delette misl ü adîl!

Melik –

Edelim gayrı mebhası tebdîl!

Neye lâzım o bî-sebeb evsâf,

Borcumuzdur adalet ü insaf,

Halka zulmetsem iştikâ vârid;

Adl için şahsımı senâ bârid.

Şüphesiz hâtırında olsa gerek

Ki bana arz-ı hâl ile gelerek,

(…) ” (s. 15-18)

 

Abdülhak Hâmid, Târık yahut Endülüs Fethi’nde Merkado’nun ağzından, halkın ‘kral çok yaşa’ sözüne itiraz etmiş, "kral her zaman bulunur önemli olan milletin yaşamasıdır,” demişti. Eserden esere devam ettirdiği pek çok düşünce gibi ‘önemli olan yöneticiler değil, millettir,’ düşüncesini Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te de devam ettirir. Yazarın bu konudaki ısrarı sıklıkla tekrarlanan ‘Padişahım çok yaşa’ sözüne bir tepki olarak da değerlendirilebilir. Ele alınan tarihî vakanın yaşandığı zaman ile yazarın eserini yazdığı zaman arasında uzunca bir zaman dilimi olsa da metnin göndermeleri eserin yazıldığı dönemin olaylarına yöneliktir.

Rişar da yöneticilerin halka hizmet etmesi gerektiği düşüncesindedir. Yöneticiler hem halka yardım etmek zorundadırlar hem de halka muhtaçtırlar:

 

"Melik – (…)

Halka hâmi olan ekâbirdir.

Ki teâvünde halk ile birdir.

Pek gurur etmesin o sâhib-tâc,

Hem muîndir bu halka hem muhtaç!

(…)” (s. 6)

 

Abdülhak Hâmid, Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te görüleceği üzere genel kanaatin aksine yöneticilerin halka muhtaç olmasından bahsetmektedir.

Yazar, Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te din adamlarının (rahiplerin) taassubu ve halkın cahilliğini de ele alır. Din adamlarının tutumu ve halkın davranış tarzı devrin tarihî bağlamını yansıtma noktasında önemli işlevler üstlenir.

Abdülhak Hâmid, Târık yahut Endülüs Fethi’nde çizdiği sapık ruhlu rahipten sonra Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te de taassup içindeki ruhban sınıfına eserinde yer verir. Ruhban sınıfı, Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te Rişar’ın kışkırtması ile sadece dinini değiştirdi diye Tezer’in ölümünü isteyecek kadar taassup içerisindedir. Dönemin din adamlarının nasıl bir bakış açısına sahip olduklarına dair yazarın yorumu bağlam noktasında dönemin tarihine düşülmüş notlar olarak değerlendirilebilir.

Halk da cehalet içerisindedir. Halk, doğruluğunu araştırıp soruşturmadan ve çok güvendikleri Abdurrahmanü’s Sâlis’i bile dinleme lüzumu duymadan kışkırtmalara kapılır ve Tezer’in melik tarafından öldürülmesini ister. Öldürülmesini istedikleri kızın din değiştirip Müslüman olması da (kendi dinlerini kabul etmiş olması) onlar için bir şey ifade etmez. Burada özellikle halkın şuursuz bir kütle olduğu ifade edilmek istenmiştir.[6]Şuursuz kalabalık bile birlikte hareket ettiğinde padişahın kararlarına etki etme gücüne erişmiştir.

Halkın iştirak ettiği fitne, birkaç bakımdan eserde önemli bir görev icra eder. Öncelikle halkın cehaleti, her zaman kullanılmaya müsaittir ve sonu ölüme varan elim olaylarla neticelenebilir. İkinci olarak iktidar olanlar muktedir olmazsa devlet yönetimi ve karar mekanizması zaafa uğrayabilir. Rişar’ın çıkarttığı fitne hem kendi hayatına hem de Tezer’in hayatına mal olmuş, devlet yönetimindeki kişinin itibarı zaafa uğramış, huzuru ve mutluluğu bozulmuştur.

Yazar, hem cahil ve "şuursuz kütle” olarak çizdiği halkın isteklerine boyun eğen hükümdara ağır bir bedel ödetmiş hem de "önemli olan yöneticiler değil halktır" fikrini ileri sürerek bir tenakuza düşmüştür. Abdülhak Hâmid, alegorik okuma düzleminde Mithat Paşa’ya yer vermek adına böyle bir tezada imza atmıştır.

Abdülhak Hâmid, Endülüs serisi eserlerinde olduğu gibi Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te de Arap ve İspanyollara yer verir. Fakat Endülüs serisinin diğer eserlerinde görülen kesin hatlarla ayrılmış İspanyol ve Arap ayrımı Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’te görülmez. Hatta Tezer’in ölümüne karar verme noktasında bu iki milletin mensupları ortak hareket ederler.

 

"Rişar – (…)

Bir melektir hayali; var olsun.

Kendi şeytan demek; fena bulsun!..

Bulamazsın sarayda, fitne, beka!

Seni ben şehre eylerim ilka!

Toplayım cümle râhibânı hele;

Bana hem-râh olur bütün cehele!

Katarım, dek edip ekâbirine,

Müslim ü İsevîyi birbirine!” (s. 53)

 

 

Abdurrahmanü’s Sâlis, eserde anlatıldığı şekli ile elli beş yıllık saltanatının mutlu geçirdiği on beş gününde Tezer’e âşık olur. İktidar sahibi olmasına rağmen halkın isteklerine boyun eğmek ve sevdiğini kendi elleri ile öldürmek zorunda kalır. Kararı uygulamama gücüne sahip olmasına rağmen halkın baskısına boyun eğer. Çok sevdiği kızı ve ona duyduğu aşkı yani ferdi saadetini toplumun istekleri uğruna feda eder.

 

"Melik –

Tâliim, mevkim nasıl da yaman!

Bilmem şimdi ben aman Yarab?

Bana ettirmek istiyor i’dâm

Kendi emrimle kendimi idam

Bu mudur hikmet-i zaman Yarab?

Olduğum hâlde hükümrân-ı zaman,

Katle mahkûme nâgehân Tezer’im,

Ben de ol işte tâbi-i ferman!

(…)

Bu ne Yarab! Ne tâli’-i fettân?

Andan ayrı bu hâl-i zârımda,

Kefene kalbolur lihaf u libas

Döşeğim lahd-i medfene benzer!

(…)

Neden etsin Tezer fedâ-yı hayat?

Bana şan milletimse, can Tezer’im

Ki revân olması verir hâlecen!

Bunu imar için anı tahrib!

Halka âdil, refikama zâlim!

Hangisi yıkmağa değer aya?

Birisi celb-i lânet-i dünya;

Birisi gamdan olmamak sâlim.

Kadirim hem de âcizim ne garîb!

Oluversin hemen nihân Tezer’im,

Bize şan mültezem; değil canan!

Gerçi durmam olursa kız âzim,

Telef-i nefsi de revâ göremem;

Giderim terk-i tac-ı devlet edip!” (s. 75-80)

 

Yeni Tarihselciliğin ortaya çıkışı ile Abdülhak Hâmid'in eserinin yayımlanması arasında yüzyıllık bir zaman dilimi olsa da teori ile pratik anakronik okuma düzleminde buluşabilir. Bunun dikkat çekici örneği Ahmet Midhat Efendi'nin romanlarının postmodernist açıdan okunması ile olmuştur. Bu çalışma ile başka bir anakronik okuma ortaya koyulmuştur. Günümüzde özellikle postmodern tarihî romanlarda sıklıkla kullanılan Yeni Tarihselciliğin ilkeleri, tarih ile yolu kesişen bütün edebî türler için kaçınılmaz bir durum oluşturmaktadır. Bu tür eserler ister 1980'den önce isterse 1980'den sonra yazılmış olsun pek fark etmiyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri de Abdülhak Hâmid'in 1880'de yayımladığı Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis’tir.

 

 

KAYNAKLAR

CONNOR, Steven, (2001),Post-Modernist Kültür (Çağdaş Olanın Kuramlarına Bir Giriş), (Çev.: Doğan Şahiner), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

ÇELİK, S. Dilek Yalçın, (2005), Yeni Tarihselcilik Kuramı ve Türk Edebiyatında Postmodern Tarih Romanları, Ankara: Akçağ Yayınları.

ENGİNÜN, İnci, (2000),"Edebiyatımızda Endülüs", Araştırmalar ve Belgeler, İstanbul: Dergâh Yayınları, 32-33.

GÖKÇEK, Fazıl, (2012), Küllerinden Doğan Anka-Ahmet Mithat Efendi Üzerine Yazılar, İstanbul: Dergâh Yayınları.

GREENBLATT, Stephen, (2005), Renaissance Self Fashioning: From More to Shakespeare, Chicago: University of Chicago Press, 332s.

KARABURGU, Oğuzhan, (2012), Şairin Sahneye Düşen Gölgesi-Abdülhak Hâmid Tarhan'ın Tiyatroları Üzerine Bir İnceleme, İstanbul: Kesit Yayınları.

MORAN, Berna, (1994), "İddialı Bir Roman: Müşahedat”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İstanbul: İletişim Yayınları.

OPPERMANN, Serpil, (2006), Postmodern Tarih Kuramı, Tarihyazımı, Yeni Tarihselcilik ve Roman, Ankara: Phoenix Yayınları.

PARLA, Jale, (1993), Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, İstanbul: İletişim Yayınları.

PARLA, Jale, (2001), Donkişot’tan Bugüne Roman, İstanbul: İletişim Yayınları.

SÂFİ, İhsan, (2006), Mahpus Şarkısı, İstanbul: Kutup Yıldızı Yayınları.

SHAKESPEARE, William, (1996), Julius Caesar, (Çev.: Nureddin Sevin), İstanbul: MEB Yayınları.

[TARHAN], Abdülhak Hâmid, (1928), "Eserlerimi Nasıl Yazdım", Resimli Ay, Nu. 55-7, Eylül: 4.

[TARHAN], Abdülhak Hâmid, (b.t. yok), Tezeryahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis, İstanbul.

TARHAN, Abdülhak Hâmid, (2002), Tiyatroları-5 (Tarık, İbn Musa, Tezer, Nazife, Abdullahü's-Sagîr), (hzl. İnci Enginün), İstanbul: Dergâh Yayınları.

TUNÇ, Gökhan, (2008), "Müşâhedât Postmodern Bir Roman mı?", TÜBAR, S. XXIV, Güz, 239-250.

USLU, Mehmet Fatih, (2008), "Greenblatt'ın Yeni Tarihselci Eleştirisi", Kritik, S. 1, Mart: 1-19.

UYSAL, Sermet, (1953), Hâmid’in Piyeslerinde ShakespeareTesiri(Basılmamış Mezuniyet Tezi), İÜ Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü, İstanbul.

Ziya Paşa, (1276), Endülüs Tarihi, İstanbul: Takvimhâne-i Âmire.



(*) Yrd.Doç.Dr., Abant İzzet Baysal Üniv., Eğitim Fak. Türkçe Eğitimi Bl. /BOLU (okaraburgu@gmail.com).

[1] Ahmet Midhat Efendi’nin romanlarındaki postmodern unsurlara ilk dikkat çeken Berna Moran olmuştur. Ardından Jale Parla, Yavuz Demir ve Fazıl Gökçek de bu konuya değinirler. Gökhan Tunç ise "Müşâhedât Postmodern Bir Roman mı?” isimli yazısı ile bu konuyu değerlendirir. Bkz. Berna Moran, "İddialı Bir Roman: Müşahedat”, Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 1, İletişim Yayınları, İstanbul 1994, s. 47-56 ; Jale Parla, Babalar ve Oğullar: Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, İletişim Yayınları, İstanbul 1993; Jale Parla Donkişot’tan Bugüne Roman, İletişim Yayınları, İstanbul 2001; Fazıl Gökçek, Küllerinden Doğan Anka-Ahmet Mithat Efendi Üzerine Yazılar, Dergâh Yayınları, İstanbul 2012; Gökhan Tunç, "Müşâhedât Postmodern Bir Roman mı?”, TÜBAR, S. XXIV, Güz, 2008, s. 239-250.

[2]Stephen Greenblatt, Renaissance Self Fashioning: From More to Shakespeare, University of Chicago Press, Chicago, 2005, 332s.

[3] Abdülhak Hâmid, (b.t. yok) Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis, İstanbul, 127s. Alıntılar metin boyunca bu baskıdan sayfa numaraları verilmek suretiyle yapılmıştır. Abdülhak Hâmid Tarhan'ın tiyatro eserleri külliyat halinde yeni harflerle İnci Enginün tarafından yayımlanmıştır. Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis isimli eser de tiyatro külliyatının beşinci cildindedir: Abdülhak Hâmid Tarhan, Tiyatroları-5 (Tarık, İbn Musa, Tezer, Nazife, Abdullahü's-Sagîr), (hzl. İnci Enginün), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2002. Ayrıca bu eser hakkında daha geniş bilgi için bkz. Oğuzhan Karaburgu, Şairin Sahneye Düşen Gölgesi-Abdülhak Hâmid Tarhan'ın Tiyatroları Üzerine Bir İnceleme, Kesit Yayınları, İstanbul, 2012.

[4] Ziya Paşa, Endülüs Tarihi, Takvimhâne-i Âmire, İstanbul 1276. İnci Enginün, "Edebiyatımızda Endülüs” isimli makalesinde Ziya Paşa’nın Endülüs Tarihi’nin esasında Ethem Paşa’ya ait olduğunu ve Ethem Paşa’nın Ziya Paşa’ya çeviri metnini daha edebî bir şekle sokması amacıyla verdiğini belirtir. Eserin 1276’da basılan I ve II. ciltleri ile 1280’de basılan III. ve IV. ciltlerinde hiçbir ismin bulunmadığını 1304’te yapılan baskıda ise "Eser-i merhum Ziya Paşa” ibaresinin konularak eserin Ziya Paşa’ya atfedildiğini ileri sürer. bkz. İnci Enginün, "Edebiyatımızda Endülüs”, Araştırmalar ve Belgeler, Dergâh Yay., İstanbul 2000, s. 32-33. Biz burada eserin Ziya Paşa’ya ait olduğu genel kabulünden hareket ettik ve bibliyografya kayıtlarında da eserin sahibi olarak Ziya Paşa’yı gösterdik.

[5]Tezer yahut Melik Abdurrahmanü’s Sâlis'in alegorik okuması için bkz. İhsan Sâfi, Mahpus Şarkısı, Kutup Yıldızı Yayınları, İstanbul 2006, s. 280-291.

[6] Sermet Uysal, "halkın, şuursuz bir kütle olarak çizilmesinin” Shakespeare’ın Julius Caesar isimli eserinden gelen bir tesir olduğuna dikkat çeker (Uysal 1952: 41-45). Julius Caesar’da Sezar’ı öldüren Brutus, işlediği cinayeti haklı çıkarmak için bir konuşma yapar. Halk bu konuşma karşısında Sezar’ın kötülüğüne ve Brutus’ün iyiliğine inanır. Bu sefer halkın karşısına Antonius çıkar. O da Sezar’ın iyiliğinden, Brutus’ün kötülüğünden bahseder. Halk bu sefer Antonius’un haklılığına inanır. Birbirini çok kısa aralıklarla takip eden iki konuşma arasında halkın düşüncesinin nasıl çabucak değişebileceği sergilenir (Shakespeare 1996: 70-100).


Benzer Yazılar

Yorumlar

    • LillianMoott , 21 Kasım 2017 23:59

      <a href=https://vipxxx.blox.ua>Avtor prodolzhaj v tom zhe duhe</a>|
      <a href=https://zakachaeshsya.blox.ua>Uzhas</a>|
      <a href=https://promarketing.blox.ua>Podskaite, gde kupit' novyj iPhone? Nikak ne mogu najti v Moskve??¦</a>|
      <a href=https://wariker.blox.ua>Premnogo blagodaren, chto prosvetili, i, glavnoe, kak raz vovremya. Podumat' tol'ko, shest' let uzhe v inete, no pro ehto pervyj raz slyshu.</a>|
      <a href=https://sexhit.blox.ua>A est', kakaya nibud' al'ternativa?</a>|

      Cevapla

Yorum Yazın

Yorum yazarken Türkçe imla kurallarına uyarsanız sevinirim.


Arama
Beni yukari isinla