'Baba ve Piç' Romanı ve Simetri

BABA VE PİÇ ROMANI VE SİMETRİ / YARD.DOÇ.DR.OĞUZHAN KARABURGU

 (Yayımlandığı YerArayışlar,Yıl:10,Sayı:20,2008,s.47-62)

     Baba ve Piç, yeni kuşak yazarlardan biri olan Elif Şafak?ın altıncı romanı. Daha önce Pinhan (1997), Şehrin Aynaları (1999), Mahrem (2000), Bit Palas (2002) ve Araf (2004) gibi romanları olan yazar,Baba ve Piç?i 2006 yılında yayımladı. Metis yayınlarından çıkan roman[1] 376 sayfalık bir hacme sahip. Roman, yazarı tarafından 18 bölüme ayrılmış ve her bir bölüme aşure malzemelerinin isimleri verilmiştir: 1. Bölüm: Tarçın, 2. Bölüm: Nohut, 3. Bölüm: Toz Şeker, 4. Bölüm: Kavrulmuş Fıstık, 5. Bölüm: Vanilya, 6. Bölüm: Antepfıstığı, 7. Bölüm: Buğday, 8. Bölüm: Çam Fıstığı, 9. Bölüm: Portakal Kabukları, 10. Bölüm: Badem, 11. Bölüm: Kuru Kayısı, 12. Bölüm: Nar Taneleri, 13. Bölüm: Kuru İncir, 14. Bölüm: Su, 15. Bölüm: Kuru Üzüm, 16. Bölüm: Gülsuyu, 17. Bölüm: Pirinç, 18. Bölüm: Potasyum Siyanid. Sadece en son bölüme bir tür zehrin ismi verilmiştir ki, zaten bu malzeme de sonradan aşureye katılacaktır.

Baba ve Piç Elif Şafak romanları arasında roman tekniği açısından pek farklı olmasa da ele aldığı konu bakımından farklılık gösterir. Bu farklılık romanın gündemde kalmasına konuşulmasına ve tartışılmasına sebep olmuştur.

 

    Bir Türk Masalına Mukaddime? ve  Bir Ermeni Masalına

    Yazar romanın başında "Bir Türk masalına mukaddime? ve bir Ermeni masalına?  ibaresine yer verir. Bu ibareden de anlaşılacağı üzere bu roman iki milliyet ekseninde şekillenir. Romanın merkezinde iki aile vardır. Bu ailelerden birisi Türk ailesi "Kazancılar? ve diğeri ise Ermeni ailesi olan "Çakmakçıyan?lardır.

     Roman temmuz ayının ilk cuması Zeliha?nın kürtaj olmak için doktora gitme çabası ile başlar ve mart ayının bir akşamüstünde Zeliha ve sevgilisi Aram?ın çay içme sahnesi ile biter. Romanın başında 18 yaşında olan Zeliha romanın sonunda 38 yaşındadır.

    Romanda dört neslin bir arada olduğu iki aile vardır ve bu iki aile de bir diğerinden habersiz gizli bağlarla birbirine bağlıdır. Ermeni Çakmakçıyan ailesinin en büyüğü Büyükanne Şuşan?dır ve esasında farklı coğrafya ve farklı milliyetlere ait iki ailenin birleştiği merkez noktayı gösterir. Büyükanne Şuşan tehcir sırasında ailesinden ayrı düşer, humma hastalığından ölmek üzereyken bir Türk aile tarafından kurtarılır, tedavisi yapıldıktan sonra İstanbul?a gönderilir ve bir esirgeme kurumuna teslim edilir. Bu süre içerisinde Müslüman olur ve ismi Şermin olarak değiştirilir. Bir Ermeni ustanın yanında çalışan Rıza Selim ise Şermin?i görür, beğenir ve evlenir. Evliliklerinden Levent Kazancı dünyaya gelir. Fakat Şermin, erkek kardeşi Vervantla birlikte oğlu ve kocasını terk ederek Amerika?ya kaçar ve Ermeni Şuşan İstanbuliyan olarak hayatına devam eder. Burada Sarkis Çakmakçıyan ile evlenir ve bu evliliğinden Zaruhi, Surpun, Varsenig ile Barsam dünyaya gelir. Barsam Amerikalı Rose ile evlenir ve Armanuş bu evlilikten doğar.

     Ana hikâyenin bir diğer saç ayağını Rıza Selim ve Cicianne oluşturur. Rıza Selim, kendisini terk edip kaçan Şuşan?dan sonra Cicianne ile evlenir. Cicianne üvey oğluna şefkat ve sevgi gösterir fakat Levent üvey annesini bir türlü benimsemez ve sevmez. Annesi Şuşan tarafından ?Şuşan etnik kimliğini anneliğe tercih etmiştir- küçük yaşta terk edilişi Levent Kazancı?da büyük bir travmaya sebep olmuş ve Levent Kazancı?nın sonraki hayatında sert ve katı bir baba kimliğine bürünmesine etki etmiştir (s. 341). İstanbul?daki Türk ailesinin ilk neslinden olan Cicianne, eşini kaybettikten sonra üvey oğlunun yanında kalacaktır. Levent?in karısı ve Ciciannenin torunu olan Gülsüm ikinci nesle mensuptur. Gülsüm ve Levent?in evliliğinden dört kız ve bir erkek çocuk dünyaya gelir. Bunlar Banu, Cevriye, Feride, Zeliha ve Mustafa?dır.

     Zeliha ağabeyi Mustafa?nın tecavüzüne uğrar. Çocuğu doğurmak istemez, kürtaj yaptırma kararı alır. Fakat tıbbî bir gerekçe ile bu mümkün olmaz. 19 yaşında Asya?yı dünyaya getirir. Asya babasının dayısı olduğunu Mustafa ölene kadar bilmez.

     İki ailenin de son kuşak temsilcileri Asya ve Armanuş?tur. Bu iki genç kız birbirlerini tamamlar özelliklere sahiptirler. Yazara göre Asya yeni nesil Türk ailesinin, Armanuş da Ermeni ailesinin temsilcisidir.

Yazar görünürde kadın merkezli iki ayrı millete ait iki ailenin kendi içerisine sığınmış sırlarla örülü hikâyesini konu edinir. Amerika ve Türkiye odaklı bu hikâye sürekli birbirine paralel iki düzlemde devam eder; fakat bu düzlem Armanuş?un ve Rose ile Mustafa?nın İstanbul?a gelmeleri ile zaman zaman birleşir.

 

                'Baba ve Piç' Romanı ve Simetri  

    Mekân

   Romanda mekân pek çeşitlilik göstermez. Olaylar ana hatlarıyla İstanbul, San Francisco ve Arizona üçgeninde geçer. Romanda detaylı mekân tasvirlerine rastlamamız mümkün değildir. Belki de romanın tek detaylandırılan mekânı Cafe Kundera?dır. Bu mekân detayı da kafenin müdavimlerinin hayat görüşleri ve yaşam tarzlarını pekiştirmek adına verilmiştir. Bunun dışında romanda mekânın işlevselliğinden bahsedemeyiz. Mekân, sadece olayların geçtiği bir "yer? olarak kullanılır. İstanbul?a dair olumsuz tanımlamalar ve tasvirlere[2] yer verilirken, San Francisco ve Arizona için bu tür bir olumsuzluk belirtilmemiştir.

 

    Zaman

    Romanın vak?a zamanı 1986 ? 2005 yılları arası 19 yıllık bir zaman dilimini kapsar. Roman hâkim bakış açısı/Tanrısal bakış açısı ile anlatıldığı için vak?a zamanı ile anlatma zamanı arasında uzun boylu bir zaman farkı yoktur. Biz olayları Tanrısal anlatıcının bize aktardıkları ve sezdirdikleri çerçevesinde takip edebildiğimiz için iki zaman arasında tabii olarak çok kısa bir an vardır; hatta bu, kimi zaman anlatma zamanı ile vak?a zamanını -aradaki zaman dilimini sıfırlayarak- birleştirmektedir.

    Baba ve Piç temmuz ayının ilk cuma gününde başlar. Romanda ay ve gün olarak verilen vak?a zamanında yıl belirtilmez. Ama biz Zeliha?nın Asya?yı dünyaya getirdiğinde 19 yaşında olduğu bilgisini romanın 20. sayfasında öğreniriz. Kürtaj için gittiği doktorun muayenehanesinde, hemşire Zeliha?nın yaşını sorar: "Yaşınız bayan? (?) Ben mi?? dedi vakit kazanmak istercesine;nihayet ekledi: on dokuz yaşındayım. ? (s. 20). Banu Teyze?nin Ağulu Bey isimli cini ile 1915 olaylarını öğrenmek adına geçmiş tarihe bir yolculuğa başlayacaklarında romanın vak?a zamanı da burada belirtilmiş olur: 2005 yılı.

 

"Şimdi Banu Teyze ile Ağulu Bey birlikte zamanda geriye yolculuk edecekler. 2005?ten 1915?e, uzun bir sergüzeşt gibi görünüyor ama gulyabani yaşıyla epitopu birkaç adım. ? (s. 230)

 

    Romandaki anlatı zamanını belirten tarihten, yani 2005 yılından, Zeliha?nın Asya?yı dünyaya getiriş yaşını, 19?u çıkarttığımızda vak?anın başlangıç tarihi olan 1986 yılını tespit ederiz.

    Anlatının esas takip edebildiğimiz zamanı 2005 yılıdır. Yazar romanın başında bir geriye dönüş yapmış, Zeliha?nın 19 yaşındaki halini tasvir ederek Asya?nın dünyaya geliş zamanını vermiştir. Bu durum romanın birinci bölümünde söz konusudur. İkinci bölümde zamanda bir başka geri dönüş görülür. Bu da Armanuş?un bebekliği ile ilgili kısımdır. Armanuş ve Asya?nın aynı yaşta oldukları düşünülürse burada verilen zaman dilimi, Armanuş?un bebeklik dönemini tahminen en fazla 9 aylık halini ifade eder. Zira Rose ile Barsam bir yıl sekiz ay evli kalırlar (s. 47). Kısaca bu geriye dönüşün zaman aralığı 1986-1987 yıllarını kapsar.

    Romanın aktüel zamanı ancak dördüncü bölümde Asya?nın on dokuzuncu yaş gününü kutladığı zaman dilimi ile başlar. Romanın sonuna kadar da zaman kronolojik bir seyir takip eder. Fakat zaman zaman geri dönüşlere yine yer verildiği görülür. Ohannes İstanbuliyan?ın tutuklanış sahnesi, Osmanlı Parlamentosunun üyesi Kirkor Hagopiyan?ın Ohannes İstanbuliyan ile konuşmalarının verildiği dönem, Zeliha?nın tecavüze uğradığı günü hatırlayışı, Banu Teyze?nin cini Ağulu Bey vasıtasıyla 1915 olaylarına ve Asya?nın babasının kim olduğunu öğrenmek için gittiği zaman dilimleri roman zamanında görülen diğer geri dönüşleri ifade eder.

 

    Hatırlama-Unutma

    Baba ve Piç?te temel çatışma iki aileden hareketle iki milliyet arasındadır. Bu çatışmayı, Ermeni ve Türk tarafına mensup kişilerin birbirleri hakkındaki olumsuz düşünceleri, soykırım iddiası ve bunun reddi, hatırlama-unutma gibi zıtlıklar oluşturur.

    Elif Şafak?a ait "Diaspora Ermenileri fazlasıyla hafıza, Türkiye?deki çevreler de fazlasıyla amnezi odaklı. ?[3] ifadeleri,  Baba ve Piç romanında Asya ve Armanuş vasıtası ile dillendirilir. Asya, Türk ailesinin ve en son kuşağın temsilcisi olarak unutmaya mütemayildir. Zira o hayatını unutmak üzerine kurmuştur? Çünkü o piçtir ve geçmişi yoktur, geçmiş onun için ıstırap kaynağıdır. Babasının kimliğini merak etmeyişi bu düşünceye dayanır. Yazar, Türklerin unutma temayüllerini Asya ile sembolize eder. Şu sözler Asya?ya ait:

 

"Ailemin topu kaçık. Anıların kirini pasını temizliyorlar! Daima geçmişten bahsederler ama geçmişin temizlenmiş bir versiyonundan. Kazancıların sorunlarla başa çıkma yöntemi budur; bir şey seni rahatsız ediyorsa gözlerini kapa, ona kadar say, hiç olmamış olmasını dile, bir de bakmışsın hiç olmamış, yaşasın! Her gün yeni bir unutkanlık hapı yutuyoruz?? (s. 156).

 

    Buna karşın Ermeniler ise "hatırlama?yı hayatlarına merkez yaparlar. Onları ayakta tutan, birbirlerine yaklaştıran ve onların sürekliliklerini sağlayan yegâne şey hatırlamaktır ve hatıraları diri tutmaktır. Armanuş bu yüzden bu gelenekten beslenen birisi ve Ermenilerin son kuşak temsilcisi olarak İstanbul?a gelir. Onu İstanbul?a getiren saik kuşkusuz geçmişini tanıma ve hatıraları canlı tutma gayretidir. Armanuş hafıza ve hatıra sembolü olarak büyükbabannesinin ismini taşır. Asya, Armanuş ile konuşmalarının birinde bu hafıza ve hatırlama gücüne vurguda bulunur: "Ama Asya?yı esas ilgilendiren başka bir noktaydı: Armanuş?un hafızası. Hiç bu kadar ihtiyar bir belleğe sahip bir gençle tanışmamıştı. ? (s. 173). Armanuş da Ermenileri bir arada tutan şeyin hatıra, hafıza geniş manasıyla tarih olduğunu söyler: "Barındırdığı bütün acıya rağmen bugün bizleri hayatta ve bir arada tutan tarihtir. ? (s. 186).

    Yazarın romanında özellikle hatırlama ve unutma unsurlarına vurguda bulunmasının sebebi, Türkler ve Ermeniler arasında 1915 olayları dolayısıyla oluşan problemlerin temelinde yatan algıyı ortaya koymaktır. 1915 olayları eksenli problem Türklerin unutuşu ya da unutmak isteyişleri, Ermenilerin de hatırlayışı ya da unutmak istemeyişlerindendir. Yazarın bu olaya bakışındaki temel duruş bu düşüncelerdir. Dolayısıyla hatırlama ve unutma unsurları bu çerçevede ele alınarak romanda işlenmiştir. 

 

    Cinler, Fallar, Büyüler?

    Romanda büyü, cin, fal, masal, batıl itikatlar gibi doğaüstü olgulara sık sık yer verilir. Örneğin Ağulu Bey isimli cin, "geçmişte yaşananları bildirmek? gibi önemli bir rol üstlenmiştir. 1915 olaylarını Banu Teyze Ağulu Beyden öğrenir. Aynı cin Mustafa?nın Zeliha?ya tecavüz eden kişi ve dolayısıyla Asya?nın babası olduğu bilgilerini de verir. Böylece romanın en dikkat çekici iki olayının merkezinde Ağulu Bey durur. Fındık, kâğıt ve kahve falları ile geleceğe dönük bilgiler öğrenilir.

    Yazarın roman boyunca sıklıkla başvurduğu bir yöntem de sezdirmedir. Dikkatli bir okuyucu bu sezdirmelerin farkına vardığı zaman romanın ileri aşamalarında neler olacağını kestirmekte zorlanmaz. Kimi kez bu sezdirmeler kurgudaki boşlukları doldurmak adına da kullanılır.

 

"?erkeklerin çok erken ve tuhaf şekilde ortadan kayboldukları Kazancı ailesinde ise haddinden fazla kadın ve haddinden fazla sır vardı? (s. 73)

 

    Henüz romanın başlarında bulunan bu cümle, Mustafa?nın sonunda aşuresine zehir katılarak öldürülmesi olayını sezdirmektedir: Mustafa çok erken ve tuhaf şekilde ortadan kaybolmuştur (ölmüştür), haddinden fazla sır da bizzat Asya?nın babasının kim olduğu konusundaki bilinmezliğe vurgu yapmaktadır.

    "Yakında bir misafir gelecekti galiba, okyanusun öte yanından hiç beklenmedik bir misafir. ? (s. 82) cümleleriyle, Armanuş?un Amerika?dan İstanbul?a geleceğinin önceden bildirilmesi, tarot falı vasıtasıyla sezdirilir.  "Misafir o! Okyanusun ta öte tarafından geliyor.? (s. 139) cümlesi ise, önceki sayfalarda verilen sezdirme ipucunun çözümlemesidir.

     "Bana bak, yoksa birinin pastayı zehirlediğinden mi korkuyorsun? ? (s. 83) cümlesinde ise Mustafa?nın aşuresine zehir katılarak öldürülmesine bir gönderme vardır.

    Banu Teyze?nin Armanuş?a baktığı kahve falında ileride olacaklar yine fal vasıtasıyla ortaya konur.

   "Sonra? dedi Banu Teyze, fincanın dibindeki murdar haberi atlayarak ? yakında, çok uzaklarda bir mezara çiçekler bırakılacaktı. ? (s. 203) ifadesinde ise, Armanuş?un Büyükannesi Şuşan?ı kaybedeceğine dair bir sezdirme vardır. Aynı ölüm haberine bir başka sezdirme ise Armanuş?un şu sözleridir:

      "İçimde kötü bir his var, çok kötü bir şey olmuş da annem benden saklıyormuş gibi geliyor. ? (s. 283).

Banu Teyze?nin "Seninle yakından ilgilenen genç bir adam var. Ama nedense bir tülün arkasında? tül gibi bir şeyin? (s. 203) cümlesinde bahsettiği tül, bilgisayar monitörü ve Armanuş?la ilgilenen kişi de Baron Baghdassarian?dır.

       "Senin yaşlarında bir kız görüyorum. Kıvırcık saçlı, kuzguni siyah? iri göğüslü?? (s. 203) ifadesinde tasvir edilen ise, aslında Asya?dır.

      "Burada bir ip var, kalın, güçlü bir ip, ucunda kement gibi bir ilmek var. İkiniz birbirinize çok güçlü bir bağla bağlanacaksınız? ruhani bir bağ görüyorum? Dostluğunuz baki!? (s. 203). Ruhani bağla birbirine bağlanan kişiler Armanuş ve Asya?dır. Aralarındaki ruhsal bağ ise ta Rıza Selim ile Şuşan birlikteliğine kadar uzanır.

     "Ailenin erkeklerinin hep zamansız öldüğünü ve son kuşakta yaş haddinin kırk bir olduğunu düşününce? Kırk yaşına geldiğin için epey tedirginsindir herhalde ağabey? ölüme bu kadar yakın?? (s. 347). Romanın sonlarına yaklaştıkça daha fazla bir anlam ifade eden bu cümle de romanın sonunda Mustafa?nın öleceğini önceden sezdirmektedir.

 

     Aşure ve Nar

    Baba ve Piç romanında leitmotiv gibi tekrarlanan ve benzer mesajlar yüklü iki sembol vardır: Bunlardan birisi nar şeklindeki broş diğeri de aşuredir. Bu iki sembol öncelikle birlikteliği sembolize eder. Aşure farklı tat ve malzemenin bir araya gelmesinden oluşan ama bu farklılığa rağmen hiçbir tat bozulmasının meydana gelmediği bir yapıyı, bütünlüğü ifade eder. Farklı tatlar bir ahenk içerisinde bir aradadır ve "tatlı? bir bütünü oluştururlar. Romanın kurgusu içerisinde yer alan olaylar ve kişilerin hayatlarının iç içe geçmişliği biraz da ifadesini aşurede bulur. Burada Osmanlı?ya da bir gönderme vardır. Osmanlı bir aşure gibi pek çok milleti bir araya getirmiş ve tatlı bir bütünlük oluşturmuştur. Bu bütünün parçalarından biri de Ermenilerdir. Yazara göre Ermenilerin şimdi bu aşurede bulunmayışları bir kayıptır. Elif Şafak, özellikle İstanbul?u terk eden Ermenilerin yasını tutar ve bu şehrin onlarsız çoraklaştığını belirtir.[4] Nitekim Alkolik Karikatürist?in söylediği şu cümleler bir taraftan Türklerin olumsuzluklarını diğer taraftan da Ermeni, Rum ve Yahudilerin "kültürlü, şehirli? oluşlarını dile getirmektedir:

 

"Gerçek medeniyet uçurumu Türkler ile Türkler arasında. Her tarafımız magandalar, hödükler ve köylülerle sarılmış. Biz de bunun tam ortasındayız, bir avuç kültürlü şehirli eski komşularımızı özlüyoruz. İstanbul Ermenilerini, Rumlarını, Yahudilerini? onun yerine Anadolu köylüleriyle komşuluk etmek durumundayız. Nereye kaçacağımızı şaşırdık. Sıkıştık. Bütün şehri ele geçirdiler.? (s. 93)

 

    Romanda, yarılmış nar şeklindeki altın tellerle örülü ve ortasında kırmızı elmas parçalarının bulunduğu broş da Osmanlı?ya göndermeler taşır. Yapıcı ve iyimser düşünceye sahip Ohannes İstanbuliyan?ın zıddına karamsar ve yıkıcı bir tavrı olan Kirkor Hagopiyan, Ohannes?e nar sembolünü kullanarak şunları söyler: "Uyan dostum, artık uyan. Artık birlikte diye bir şey yok. Nar ortadan ayrılıp da parçalara bölünürse, bir daha mümkünü yok yerine koyamazsın saçılan taneleri?? (s. 239). Baba ve Piç?te tıpkı aşure gibi, irili ufaklı taneleri sert kabuğunun altında barındıran nar da farklılıklardan oluşan bir bütünü temsil etmektedir ve nar yarıldığı zaman birliktelik de yok olacaktır.

    Nar şeklindeki broş da aşure de temsil ettikleri metaforik anlamların dışında reel varlıklarıyla romanda var olan sırların taşıyıcısı durumundadırlar.

    Nar şeklindeki broş, Ohannes İstanbuliyan tarafından eşi Armanuş için hediye olarak alınır. Ohannes İstanbuliyan, kolluk güçleri tarafından tutuklandığında Armanuş?a aldığı bu hediye broşu veremez ve bu broş çalışma masasının çekmecesinde unutulur ve daha sonra İstanbuliyan ailesinin bir hatırası olarak bu broş Şuşan?a kalır. Şuşan da Rıza Selim?i terk ederken bir mektup ile nar şeklindeki bu broşu Rıza Selim?e bırakır. Rıza Selim-Şuşan evliliğinin tek çocuğu olan Levent Kazancı?ya annesinden kalan bu yâdigâr "Kazancı çocuklarının en büyüğü olarak? (s. 336) Banu Teyze?ye teslim edilir. kuşaktan kuşağa geçerek en son Banu Teyze?ye ulaşır.

    Hem aşure hem de nar şeklindeki broş özel hikâyelerin ve sırların taşıyıcısıdırlar. Broş Ermeni ailenin, aşure ise Türk ailenin sırrını taşır. Aşure, Mustafa?nın en sevdiği tatlıdır ve annesini hatırlatır ona. Fakat ölümü de çok sevdiği aşure yüzünden olur.

    Romanı farklı kılan unsurlardan birisi de 18 bölüme aşure malzemelerinin isimlerinin verilmiş olmasıdır. Bu bölümlere verilen aşure malzemelerinden seçilmiş başlıklar mutlak surette bir fırsatı bulunarak o bölüme ait metinde zikredilir. Sadece "Kavrulmuş Fıstık?[5] bölümünde bu durum olmaz. Ayrıca bölüm başlıklarının ilgili metninde zikretme zorlaması "Antep Fıstığı? bölümünde çok ilginç ve komik bir hal alır. Armanuş, Matt Hasinger isimli bir arkadaşı ile akşam yemeğine çıkar. Matt Hasinger, Armanuş?un inanılmaz, olağandışı, egzotik bir kokusu olduğunu söyler. Bu koku Antepfıstığı kokusudur. Yazar bu bölümde bölüm adını zikretmek adına bir yabancıya Antepfıstığı kokusu aldırır.

   Çağımız romanında önemli bir değer olarak kabul edilen yazarın metinden gölgesini çekmesi bu romanda görülmez. Baba ve Piç?te Tanrısal anlatıcının hikâyeyi anlatırken sık sık araya girip sesini duyurması romanın bir başka aksayan yanı olarak görülebilir.

 

"Mustafa ayağa kalktığında güçlükle yürüyordu. Sendeleyerek kapıya seğirtti. Birkaç adım ilerledi, zorlukla nefes alarak duvara yaslandı. Orada öylece durdu bir an. Sırtı kardeşinde dönük, sırtı olan bitenlere dönük? İnsan geçmişinden usul usul kopmaz her zaman, öyle peyderpey kendiliğinden düşen ölü bir tırnak gibi. insan geçmişinden bir anda pat diye kopar bazen; kesinkes yırtılır bir bağ, bir daha asla bağlanmamak üzere? Bilirsin ki hatırlamamak tek seçeneğindir. Bilirsin ki hatırlamamak kendini inkâr demektir. Bedeli göze alırsın. Ancak böyle hayatta kalırsın. Bu yüzden bakmadı arkasına Mustafa, geride bıraktığı enkaza; dönmedi bir kez olsun yüzünü, odadan çıkacak gücü topladığında dahi. ? (s. 330-331)

 

     Elif Şafak, Mustafa?yı ve onun geçmiş ile olan muhasebesini anlatırken araya girerek sesini duyurmaktan kendini alıkoyamaz.

 

    "Adından da anlaşılacağı gibi Şekerşerbet Hanım iyi bir cindi-adil ve hoşdil olan taifeden (?) Herkesin gayet iyi bildiği üzre dişi insanların aksine dişi cinler vücutları orantısız diye komplekse kapılmazlar.? (s. 194)

 

    "Ne de olsa insanların aksine cinler kendilerine yapılan yanlışı katiyen unutmayan bir hafızaya sahiptir. Haksızlığı asla unutmazlar. Her hadiseyi ıcığına cıcığına kadar kaydeden titiz bir katip gibidir cinlerin bellekleri; günün birinde de kaydettiklerini bir bir ortaya çıkarırlar ? (s. 195)

 

      Yazar, yukarıdaki cümlelerde de Ahmet Mithat Efendi gibi "Herkesin gayet iyi bildiği üzre?  tarzında bir cümle ile başlayarak cinler hakkında malumatta bulunur. Aşağıdaki örneklerde de görüleceği üzere yazar, yargı ifade eden ve ansiklopedik bilgi veren cümlelerle kendini gösterir.  

 

     "Seçtikleri temalar çeşitlilik gösterse de ortak tarihleri ve kültürleri üzerinde durmaya meyilliydiler-?ortak? da çoğu zaman ?ortak düşman? anlamına geliyordu: yani Türkler. Hiç bir şey insanları ortak bir düşman kadar hızla ve kuvvetle birbirine yakınlaştıramaz.? (s. 125)

 

     "Yakut, değerini sade taşından değil, bir de ateş kırmızı renginden alan nadide bir mücevherdir. Derler ki başka mücevherlerin aksine, zaman içinde rengini değiştirme kabiliyetine sahiptir yakut. Kararır koyulaşır içten içe. Takanın ruh haline göre. Bilhassa çekirdeği hafifçe laciverde çalan, kan kırmızı bir yakut vardır tabiatta. İsmi Güvercin Kanı.? (s. 343)

 

    Biyografik Unsurlar

   Baba ve Piç romanını biyografik unsurlar ışığında okumak da mümkün. Nitekim Elif Şafak, romanda sadece varlığı ve sesi ile değil duygu ve düşünceleri ile de okuyucunun karşısına çıkmakta, kimi kahramanlar Elif Şafak?tan ve onun hayatından izler taşımaktadır. Örneğin romandaki önemli kahramanlardan Asya ile Elif Şafak arasında benzerlikler bu açıdan dikkat çekicidir. Elif Şafak, anne ve babasının ayrılmasıyla annesinde kalmış ve babasını tanımamıştır. Dolayısıyla bu ayrılık ve babasızlık hayatında önemli bir olgudur. Nitekim bunu şu cümlelerle ifade eder:  "Bir boşluk hissi olarak. Ölü olan babanın yokluğunu anlamlandırabilirsin. Ama hayatta olan babanın yokluğunu anlamlandıramazsın. O sadece bir boşluktur. Bir gün dolacağını düşünürsün, ama dolmaz.?[6] Baba ve Piç romanında Armanuş ile Asya arasındaki bir konuşmada Asya?nın söyledikleriyle Elif Şafak?ın yaşadıkları ve söyledikleri örtüşmektedir. Armanuş, Asya?nın hayatında bir babanın olmadığından hareketle onun ölmüş olabileceğini düşünür: "Etrafta bir baba olmadığını fark ettim ama ölmüş olabileceğini düşünmüştüm? (s. 182). Asya?nın cevabı ise Elif Şafak?ın sözleriyle paralellik arz eder:

 

   "Ben de böyle hissediyorum zaman zaman. Yani babam ölmüş olsaydı bu belirsizlik de sona ermiş olacaktı. Beni en çok çileden çıkaran bu. Kim olduğunu, neye benzediğini düşünmeden edemiyorum. İnsanın babasının nasıl bir adam olduğuna dair hiçbir fikri olmadığında, hayalgücü devreye girip boşluğu dolduruyor.(?) ? (s. 182)

 

    Yazarın babasızlığı ile Asya?nın babasızlığı örtüşmektedir. "Kendi babasıyla da büyük bir iletişim kopukluğu yaşayan, hiçbir zaman babasının kızı olmadığını belirten (?) yazar, 'piç' kahramanı üzerinden hem kendi babasızlığıyla ödeşir, hem de toplumsal bellekten mahrum tahayyül dünyamızla...?[7]

    Elif Şafak?ın sıklıkla kullandığı, hatta bir romanına da isim olarak seçtiği "araf? sözcüğü, "geçici bir hal değil? yazar için "bir yaşam felsefesi?dir.[8] Baba ve Piç?te Armanuş ve Asya?nın kendilerini "arafta? görmeleri ile Elif Şafak?ın arafta olmayı yaşam felsefesi olarak kabul etmesi biyografik bir başka noktayı göstermektedir. Armanuş kendini arafta hissetmektedir:

 

    "Halbuki ben doğduğum günden beri eşikte kaldım. Arafta sıkıştım. Mağrur ama travmalı bir Ermeni aileyle, histeri ölçüsünde Ermeni düşmanı bir anne arasında gidip geldim. ? (s.131)

 

   Asya da farklı bir konuda kendini arafta hissetmektedir:

 

"?ama İstanbul?da müzik meraklısıysan hiçbir coğrafi tanıma uymuyorsun. Arafta kalıyoruz.? (s. 153) 

 

    "Arafta sıkışma? duygusu aidiyetsizlik, geçmişsizlik ve içte boşluk hissetme ile yakından ilgilidir ve bu hal, yazar ile romanında yarattığı tipler arasındaki bağlantıyı belirginleştirir.

   Baba ve Piç?te daha çok yazar ile Asya arasında benzerlikler vardır. Asya?nın siyaset felsefesine olan ilgisi Elif Şafak?ın siyaset bilimi eğitimi almış olması ile paralellik arz eder. Asya?daki aidiyetsizlik, babasızlığın getirdiği boşluk hissi, kendini arafta hissetme hali, evlilik hakkındaki düşünceler ve ilgi duyulan okuma alanları gibi noktalarda yazar ile kahramanı arasında benzerlikler görülür.

 

   Yazarın Dalgınlığı

   Elif Şafak, romanını yazarken kimi zaman kurguda kimi zaman da roman kişileri ile ilgili verdiği bilgilerde hatalar yapar. Roman kişilerinden Vervant ile ilgili bilgi hatası Dikran Dayı?nın konuşmasında ortaya çıkar. Dikran Dayı, Şuşan Nine?nin erkek kardeşidir. "Haklısın, zavallı Armanuşçuk,? dedi Dikran Dayı. Metanet abidesi kız kardeşiyle anlaşmazlığa düşmenin ne manaya geldiğini gayet iyi bildiğinden? (s.63). Vervant, Dikran ve Şuşan, Ohannes İstanbuliyan?ın çocuklarıdır. Şuşan?ı İstanbul?dan alıp Amerika?ya götüren de ağabeyi Vervant?tır. Şuşan Ninemin ağabeyinin, onun izini bulması seneler sürmüş. Nihayet Vervant Dayı onu bulup Amerika?ya akrabalarının yanına götürmüş??(s. 171).  Fakat, Rose?un Mustafa ile evlenme kararına gösterdiği tepkide şunları söylemektedir: 

 

"O masum kuzu ilerde ne söyleyecek arkadaşlarına? Babamın ismi Barsam Çakmakçıyan, büyük dayımın ismi Dikran İstanbuliyan, onun da babası Varvant İstanbuliyan, benim adım Armanuş Çakmakçıyan, bütün soyağacım Filanca Falancıyan??  (s. 63)

 

            Görüleceği üzere Ohannes İstanbuliyan?ın oğlu, Şuşan ve Vervant?ın kardeşi Dikran, babasının adının Vervant olduğunu söyler ve böylece bir bilgi hatası işlenir.

            Yukarıda alıntıladığımız metinlerde de görüleceği üzere roman içerisinde bazı şahısların isimleri farklı sayfalarda farklı yazılır. Vervant (s. 171, 235, 244, 245, 246, 341, 342), Varvant (s. 63);Ultra Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi (s. 210, 211, 212, 213, 214, 215, 216, 217, 218, 219), Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi (s. 91, 94, 96, 99). Belki "Varvant-Vervant? yazılışında bir tashih hatası söz konusu olabilir ama "Aşırı-Ultra Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi? yazılışında romanda yer alış sıklığı dolayısıyla tashih hatasından çok yazarın "dalgınlığı? olarak değerlendirilebilir.

            Romanda yer alan olaylardan bazıları mantıki alt yapıdan yoksun görünmektedir. Asya roman boyunca siyaset ve varoluşçuluk felsefesine ilgi duyması, Bergson, Adorno, Benjamin, Gramsci, Zizek, Deleuze (s. 184) gibi isimleri okuması, iyi derecede yabancı dil bilmesi gibi özelliklere sahip donanımlı bir genç kız olarak çizilir. Fakat Armanuş?un "Ermeni soykırımı diye bir şey duymadın mı hiç? ?(s. 186) sorusuna "Ben daha on dokuz yaşındayım? diye cevap verir. Armanuş?un Asya?ya "on dokuz yaşında olman tarih bilincinden yoksun olmanı gerektirmez (?)Nasıl bu kadar pervasız ve gamsız olabilirsin??  yollu çıkışına yazar, "Asya ne pervasız ne gamsız kelimelerinin anlamlarını bildiğinden hiç üzerine alınmadı?(s. 186) şeklinde bir gerekçe ifade eder. Asya, "Pervasız? ve "gamsız? kelimelerin manasını bilmiyor ama Bergson, Adorno, Benjamin ve varoluşçu felsefe gibi anlaşılması belirli bir donanım gereken konulara vakıf biri olarak gösteriliyor. Bu mantıki manada bir çelişkiyi gözler önüne sermektedir.

 

S i m e t r i

 'Baba ve Piç' Romanı ve Simetri

    Romandaki simetri genel kurgu içerisinde birey olarak insan, aileler, kurumlar, alışkanlık ve gelenekler noktasında kurulmaya çalışılır.

    Romanda Türk ve Ermeni aileler arasında kurulan simetri, Türk ailesi içerisinde Zeliha ile Asya arasında da kurulmaya çalışılır. İkisi de ailenin "kara koyunu ve asi kızıdır?, kıvırcık, kuzgunî siyah saçlara, iri göğüslere ve kemer buruna sahiptirler. Zeliha ateizme kayan bir çizgide inanca sahipken, Asya da varoluşçu felsefeyle yakından ilgilenir ve düşünceleri, inançları onu nihilizme götürür.

İki aile arasında oluşturulmaya çalışılan simetrik öğeler ise şöyledir:

    Bir tarafta teyzeler, bir tarafta halalar vardır. İki ailede tek erkek çocuk vardır ve bunlar ailelerini temsilden uzak, kendi halinde, içine kapanık, uysal kişilerdir. İki ailenin son kuşak temsilcileri Asya ve Armanuş aynı yaşta, uzun boylu ve kemer burunlulardır. Türk tarafında Cafe Kundera, Ermeni tarafında Cafe Constantinopolis vardır. Biri tamamen sanal dünyadaki yani internetteki bir kafedir, diğeri ise kendisini bulunduğu ülkenin ve şehrin değerlerinden soyutlamış kendi âlemlerinde/sanal âlemlerinde yaşayan bir insanlar topluluğunun mekânıdır. Bu soyutlanmışlığı Alkolik Karikatürist şu cümlelerle ifade eder: "Sokaklar onların, meydanlar onların, vapurlar onların. Bütün açık alanlar onların. Belki bir-iki yıla kadar bu kafe bize kalan tek yer olacak. Kurtarılmış bölge!her gün onlardan kaçmak için buraya sığınıyoruz. Tanrı bizi kendi halkımızdan korusun!? (s. 93). Bir başka cümlede ise kafe müdavimleri kendilerini bu ülkenin "cerahati? olarak görürler: "Biz neyiz biliyor musunuz? Bu ülkenin cerahati! Zavallı, vıcık vıcık, kokuşmuş bir cerahat, hepsi bu!? (s. 94). Bu iki toplanma yerinin sürekli üyelerinin sayısının 7 ve isimlerinin sıfatları ile şekillenmiş olması bir diğer simetrik kurgudur. İsimler şöyledir: Cafe Kundera (Alkolik Karikatürist, Alkolik Karikatüristin Hayatla Kavgalı Karısı, Aşırı Milliyetçi Filmlerin Gayri Milliyetçi Senaristi ve Kız Arkadaşı, Gizli Gay Köşe Yazarı, Olağanüstü Yeteneksiz Şair, Asya); Cafe Constantinopolis (Baron Baghdassarian, Bedbaht Ev Kadını, Leydi Tavuskuşu/Siramark, Anti Kavurma, Sappho?nun Kızı, Stoacı Alex, Madam Sürgün Ruhum/Armanuş). İki ailenin de sürekli norm dışı oluşlarına yapılan vurgu başka bir simetrik yapıyı ortaya koymaktadır:

 

"Benim ailem normal değildir.? (s. 97)

 

"Biz aile filan değil, bir arada yaşamaya mecbur bırakılmış bir grup kaçığız. Başka bir şey değil bizimki. ?(s. 97)

 

"Daha sonra ne olduğunu anlayamadan bu deli sülalenin içinde buldu kendini. Biz de kolay insanlar değiliz hani. Bize ayak uyduramayanın vay haline. N?apsın Rose! Altüst oldu tabii. ? (s. 68)

 

    Bir başka benzerlik ise ailelerin erkekleri üzerinedir. İki ailenin erkekleri de erkenden ve anlaşılmaz bir şekilde kaybolmuştur.

    Mutfak kültürleri ve sofra âdetleri de birbirine çok benzemektedir. Dikran İstanbuliyan?ın yemek masasında gördüğü yemeklerin isimleri sözünü ettiğimiz benzerliği gösteren en iyi örneklerden biridir:

 

"Bir sürahi ayran vardı önünde-tepeleme buzla doldurularak sulandırılmış, Amerikanlaştırılmış bir ayran. Onun yanında çeşitli ebatlarda renkli toprak kaplarda fasulye pilaki, kadinbudu köfte, karniyarik, fırından yeni çıkmış çürek ve en önemlisi, ah en dayanılmazı, bastırma vardı. Dikran İstanbuliyan bayılırdı pastırmaya. Öyle ki derdini tasasını unutuverirdi bir an için de olsa. Hele masanın öbür ucunda yer alan burma tatlısını görünce hepten eridi hiddeti.? (s. 61).

 

     Rose?un ağzından Bayan Grinnell?e verilen cevapta da Ermeni eski kocası ile Türk yeni kocasının ortak noktası olarak "mutfaklarının? benzerliği ifade edilmektedir:"sadece mutfakları benziyor?? (s. 114). Armanuş da "Türk dilini konuşamadığını? ama "Türk mutfağını konuşabildiğini? (s. 164) söyler. Yemek masası etrafında toplanarak belirli saatlerde birlikte yemek yenilmesi benzerlik arz etmektedir. Her iki ailede de yemekler çocuklara kültürün bir parçası olarak sunulur.

     Bütün bu simetri gayreti romanda anlatılan hikâyenin sonunda da görüleceği üzere "yok birbirimizden farkımız? mesajını vermek içindir. İki ailenin soyağacı bu sebeple Şuşan Nine?de birleştirilir. Aslında Banu, Cevriye, Feride, Mustafa ve Zeliha?nın babaannesi Şuşan?dır. Bu durumda Armanuş, üvey babası (Mustafa), Banu, Cevriye, Feride ve Zeliha Teyzelerle kuzendir. İki ailenin macerası aynı ana caddeye çıkan patika yollar gibidir. Şuşan Nine?de birleşen soyağacı (Bu Ermeni ve Türk ailelerinin kaderlerinin kesişme noktasını ifade etmektedir.) romanın sonlarında Zeliha ile Aram?ın -biri Türk diğeri Ermeni "iki uyumsuz insanın? bir uyum meydana getirmesi ile- birliktelikleri ile tekrar iki milleti bir kavşakta birleştirir. Burada şunu belirtmek gerekir, yazar, teorik düzeyde iki aile nezdinde iki milletin ortak bir dokuya sahip oldukları düşüncesi üzerine inşa eder romanını. Bu yüzden de tarafsız ve iki millete de eşit mesafede duran bir roman yazdığını iddia eder.

 

   Taraf/sız?

   Elif Şafak, bir röportajında "Diaspora Ermenileri fazlasıyla hafıza, Türkiye?deki kimi çevreler de fazlasıyla amnezi odaklı. Bu ikisini karşılaştıran, yer yer tartıştıran, ama açıkçası yüzde yüz de taraf tutmayan bir kitap yazdım. ?[9] der. Yazarın bu ifadeleri iddia noktasında kalmıştır. Zira roman boyunca bütün olumsuzluklar, kötülükler, çirkin ve mesnetsiz yakıştırmalar, ahlaksızlıklar Türk tarafına mal edilmiş, "zalim, gaddar, kaba, anlayışsız, bağnaz ve tecavüzcü? bir Türk ve Türkiye portresi çizilmeye çalışılmıştır. Bunun karşısında ise acı ve ıstırap yüklü, zalim ve kasap Türkler tarafından yurtlarından sürülmüş, zulme uğramış mazlum Ermeniler vardır.

   Romanda Ermeniler hakkında olumsuz düşünceler içerisinde olan bir Türk çizilmemişken, Ermenilerin pek çoğu "ortak düşman? saydıkları Türkler hakkında olumsuz düşüncelere sahiptir. Hatta tarih öğretmeni olmasına rağmen tarihi gerçekler hakkında bilgisiz bir kişi olarak çizilen Cevriye Teyze, kendi milleti hakkında olumsuz düşünmeye başlar. Türkler kendileriyle, geçmişleriyle kavgalı gösterilirken, Ermeniler kendileri ile barışık fakat Türklerle kavgalı olarak gösterilmiştir. Türklerin kendileri ve geçmişleri ile kavgasını daha romanın ilk sayfasında görürüz. Zeliha yağmurlu bir günde kürtaj olmak için doktorla randevusuna giderken yaşadığı olumsuzlukların sebebi olarak İstanbul?u fetheden Fatih Sultan Mehmet?i ve tekmil Osmanlıyı görerek küfreder. İstanbul?da yaşayan insanlar bayağı sıfatlarla tanımlanır.

    Elif Şafak, bu romanda tarafsız kalmaya ve iki unsur arasında denge kurmaya çalışmış fakat bunda başarılı olamamıştır. Zira denge hep Türklerin zalimliği, Ermenilerin mazlumluğu noktasında bozulmuştur. Yazar var olan tarihi gerçeği kendisinin kurguladığı gerçeklik ile değiştirmeye çalışmış ve romanında ısrarla Türklerin hiç olmazsa bir "özür dilemek? zorunda olduklarını vurgulamada ısrar etmiştir. Romanda Ermeni olarak çizilen kişilerin ağzından sıklıkla "özür dilemek? Türk devletinden ve Türk olanlardan talep edilir (s. 130, 172, 269, 270, 271?).  Bu tutum eserin edebilik ve estetik kaygısını arka plana iterek hatta zedeleyerek, didaktik ve dogmatik bir yapıya bürünmesine yol açmıştır.

    Elif Şafak?ın romanını yazmadan önce, bu evrede çeşitli gözlem ve okuma gibi faaliyetleri olmuştur.[10] Özellikle yazarın Amerika?da bulunduğu sırada Ermeni Diasporasına bağlı enstitü ve kişilerle yaptığı görüşmeler Baba ve Piç romanının ana kurgusunu etkilemiştir. Elif Şafak, The Washington Post gazetesinde 25 Eylül 2005 tarihinde yayımladığı In Istanbul a Crack in the Wall of Denial [11] isimli yazıda şöyle diyor:

 

    "2002 yılında ABD?ye gittikten ve Ermeni-Türk entelektüellerin ortak çalışmasına katıldıktan sonradır ki 1915?te başlayan ve Türklerin 1.5 milyon Ermeni?yi öldürdükleri ve yüzlerce, binlercesini evlerinden sürdükleri suçuyla ciddi şekilde yüzleşme ihtiyacı hissettim. Daha çok soykırım konusunda özellikle yaşayan mağdurların ifadelerinde yoğunlaştım. Toronto?da Zoryan Enstitüsünün Ermeni arşivlerinde kayıtlı röportaj bantlarını izledim. Bana aile hatıralarını ve sırlarını açacak kadar özverili olan Ermeni büyükannelerden ve arkadaşlardan hikâyeler dinledim ve sadece bu korkunç sürede işlenen suçların değil, sistematik inkâr yoluyla ortaya çıkan etkinin de daha kötü olduğunu gördüm.?

     Ermeni soykırımı iddialarını dünyaya kabul ettirmek maksadıyla kurulmuş enstitülerinden biri olan Zoryan Enstitüsü[12] kaynaklarından faydalanarak romanını yazmaya başlayan yazarın tarafsız bir roman yazması mümkün olmamıştır.

 

    Sonuç

   Farklı ve yeni bir anlatım tekniği yerine roman sanatı açısından epeyce eskimiş geleneksel bir anlatım tekniğini kullanmış olması, tesadüflere haddinden fazla yer vermesi, denge ve tarafsızlığı Türkler aleyhine bozması[13] , yer yer zorlama kurgular içerisinde olması, cümle bazında aksaklıkların bulunması, kahramanlarını tek düzelikten kurtaramayarak etiyle kanıyla tecessüm ettirememiş olması, anlatıda yazarın sesinin ve varlığının yerli yersiz hissediliyor olması gibi pek çok sebepten bu romanın başarılı bir roman olduğu iddia edilemez. Romanı gündeme taşıyan, tartışılması ve konuşulmasını sağlayan özellik maalesef edebî başarısı ve estetik değeri olmamıştır. Bir eserin çok tartışılıyor, konuşuluyor, çok baskı yapıyor ve satıyor olması onun edebî, estetik ve başarılı bir eser olduğunu göstermez. Herhalde buna en güzel ve güncel örnek Elif Şafak?ın Baba ve Piç isimli romanıdır.

 

KAYNAKÇA

  • Akman, Nuriye, (Söyleşi),  "Sekiz Ayrı Yüzüm Var, Sekizi de Birbiriyle Çelişiyor?,  Zaman Gazetesi, 21. 04. 2002.
  • Aygündüz, Filiz, (Söyleşi),  "Ben Siyasetçi ya da Tarihçi Değil, Yazarım; Benim Derdim İnsanla", Milliyet, 5 Mart 2006.
  • Öğüt, Hande, "Hafızanın Kapılarını Kırmak?, Radikal Kitap Eki, 10 Mart 2006.
  • Özkan, Fadime, (Söyleşi), "?Çok Olmak? Mümkün!?, Zaman Gazetesi, 25 Mayıs 2004.
  • Shafak,  Elif, The Bastard of İstanbul, Viking/Penguin Group, January 2007.
  • Shafak, Elif, "In Istanbul, a Crack In the Wall of Denial; We're Trying to Debate the Armenian Issue?,The Washington Post, September 25, 2005 Sunday.
  • Şafak,  Elif, Baba ve Piç, Metis Yay., İstanbul 2006.
  • Tayman,  Enis, (Söyleşi), "70?leri Hatırlarsak, Bu İleri Bir Adım?, Tempo, Sayı: 39/982, 28 Eylül 2006.
  • http://www.elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=116
  • http://www.zoryaninstitute.org

 

[1]     Elif Şafak, Baba ve Piç, Metis Yay., İstanbul 2006, 376 s. (Yazıda bu baskı kullanılmıştır. )

[2] Baba ve Piç romanının Amerikadaki İngilizce baskısında kitaba "İstanbul?un Piçi? (The Bastard of Istanbul) ismi verilmiştir. Bu isimlendirme İstanbul şehrine yazarın yüklediği anlamı ve bakış açısını da ifade etmektedir.  Elif Shafak, The Bastard of İstanbul, Viking/Penguin Group, January 2007. 368 s.

[3] Enis Tayman, (Söyleşi), "70?leri Hatırlarsak, Bu İleri Bir Adım?, Tempo, sayı: 39/982, 28 Eylül 2006.

[4] Filiz Aygündüz?ün Elif Şafak ile yaptığı bir söyleşide "Kitabı yazma fikri nasıl ortaya çıktı?? sorusuna Elif Şafak tarafından verilen cevapta şu satırlar yer alır: "Beni ilk harekete geçiren şey Ermeni-Amerikalı feminist bir akademisyen oldu. Bir kokteylde tanıştık. Ertesi gün bana bir mail attı: "Ben soykırıma uğramış bir Ermeni ailesinin torunuyum. Sen bir Türksün ve benim arkadaşım olabilmen için önce soykırımı tanıyıp tanımadığını öğrenmem lazım." Ona dedim ki, Amerikalı yazar Kurt Vonnegut?ın bir kitabında bir sahne vardır. 1915?te Türkiye?den kaçmak zorunda olan bir adamın oğlu babasına "Eğer günün birinde bir Türk ile karşılaşırsan ondan ne duymak istersin?" diye sorar. Baba da der ki, "Herhalde bir Türk?ten biz gittikten sonra yokluğumuzu hissedip hissetmediğini öğrenmek isterim." Ben de onu yazdım: Siz gittikten sonra memleketimiz daha çorak hale geldi. Kültürel, sanatsal, felsefi, toplumsal ve vicdani olarak pek çok açıdan çoraklaştık. (altını ben çizdim) Bu e-maili aldıktan hemen sonra çıktı geldi; kendisiyle dost olduk. Oradaki Ermenilerin yüzde 80?i için "yasını paylaşıyorum, yokluğunu hissediyorum" gibi basit cümleler bile yeterli.? Bkz. Filiz Aygündüz, (Söyleşi), "Ben Siyasetçi ya da Tarihçi Değil, Yazarım; Benim Derdim İnsanla", Milliyet, 5 Mart 2006.

[5]     Romanın yeni baskılarında "Kavrulmuş Fıstık?, "Kavrulmuş Fındık? olarak değiştirilir ve hata düzeltilmiş olur.

[6] Nuriye Akman, (Söyleşi), "Sekiz ayrı yüzüm var, sekizi de birbiriyle çelişiyor?, Zaman Gazetesi, 21. 04. 2002.

[7] Hande Öğüt, "Hafızanın Kapılarını Kırmak?, Radikal Kitap Eki, 10 Mart 2006.

[8] Fadime Özkan, (Söyleşi),"?Çok Olmak? Mümkün!?, Zaman Gazetesi, 25 Mayıs 2004.

[9] Enis Tayman, (Söyleşi), "70?leri Hatırlarsak, Bu İleri Bir Adım?, Tempo, S. 39/982, 28 Eylül 2006.

[10]    http://www.elifsafak.us/roportajlar.asp?islem=roportaj&id=116

--"Ermeni meselesi üzerine okuyan, düşünen bir edebiyatçısınız ama bu kitabın onlardan çok yüz yüze temaslardan beslendiğini hissediyor insan?

-- Net bir tarih veremem tabii ama bu kitap benim içimde esas olarak 2003?te Amerika?ya gittikten sonra pişmeye başladı. Her yurtdışına çıkan Türk gibi hep bu soruna ilişkin sorulara muhatap olmak da etkiledi bu süreci. Öteden beri ilgi duyduğum bir konuydu ama derinleşmiş, sorunsallaşmış değildi. 2003?ten sonra bundan kaçamayacağımı anladım, o tarihten itibaren malzeme ve bilgi toplamaya başladım. Kitaptan önce Türk ve Ermeni entelektüellerinin oluşturduğu bir network?ün de içindeydim. Ama Amerika?da olmak, Kanada?ya gidip gelmek bana Diaspora?daki Ermenileri birebir gözlemleme, onlarla konuşabilme şansı verdi. Evlerine gittim, yemeklerini yedim? Sözlü arşivlere girdim, tehcirden kaçan insanların öykülerini kendi seslerinden dinledim.?

[11]  "Yet it was not until I came to the United States in 2002 and started getting involved in an Armenian-Turkish intellectuals' network that I seriously felt the need to face the charges that, beginning in 1915, Turks killed as many as 1.5 million Armenians and drove hundreds of thousands more from their homes. I focused on the literature of genocide, particularly the testimony of survivors; I watched filmed interviews at the Zoryan Institute's Armenian archives in Toronto; I talked to Armenian grandmothers, participated in workshops for reconciliation and collected stories from Armenian friends who were generous enough to entrust me with their family memories and secrets. With each step, I realized not only that atrocities had been committed in that terrible time but that their effect had been made far worse by the systematic denial that

Benzer Yazılar

Yorumlar

Yorum Yazın


Arama
Beni yukari isinla