• Şuradasınız
  • » » Çöl Yolculuğunda Doyulmaz Su - Bizim Diyar'ın Haşim Dayısı ve Zabit Rıfat'ı -


Çöl Yolculuğunda Doyulmaz Su - Bizim Diyar'ın Haşim Dayısı ve Zabit Rıfat'ı -

 "ÇÖL YOLCULUĞUNDA DOYULMAZ SU"

- Bizim Diyar'ın Haşim Dayısı ve Zabit Rıfat'ı -

 

Yrd. Doç. Dr. Oğuzhan KARABURGU


( Künyesi: Oğuzhan Karaburgu, “Çöl Yolculuğunda Doyulmaz Su: Bizim Diyar'ın Haşim Dayısı ve Zabit Rıfat'ı", Roman Kahramanları, S. 12, Ekim-Kasım-Aralık 2012,  s.46-50. )

 

            İlk baskısı 1978 yılında yapılan Bizim Diyar[1], Sevinç Çokum'un yazarlık serüvenin hemen başında yayımladığı ikinci romanıdır. Bizim Diyar, Osmanlı Devleti'nin Balkanlar'dan çekilişinin hazin öyküsünü bir aile etrafında anlatan bir romandır. Balkan topraklarının birer birer elden çıkmasıyla yaşanan olaylara ışık tutan, Rumeli Türklerinin vatan topraklarından zorunlu olarak ayrılışını anlatan bir göç romanıdır aynı zamanda Bizim Diyar.

            Balkanlar'da başgösteren etnik kaynaşma; baskınlar, örgütlenmeler, öldürmeler, kaçırmalar, yağmalar… ilk aşamasından başlayarak sonuna kadar geniş bir tarihi perspektifte ele alınır. Bu Balkanlar'daki isyan ve ayaklanmalardan İstiklal savaşının sonlarına kadar uzanan bir olaylar silsilesidir. Olaylar Usturumca'da başlar, Manastır, Selanik, Üsküp, Radoviçe gibi Balkan coğrafyasında devam eder ve nihayet İstanbul'da noktalanır. Bütün bu ayaklanmalar, mücadeleler Ali Bey ve Gülsüm Ana ailesinin etrafında şekillenir. Bu ailede yaşanan heyecanlar, doğumlar, ölümler, hayal kırıklıkları, tartışmalar, özlemler, ayrılıklar, ümitler, çaresizlikler, kayıplar, aslında Balkan coğrafyasında yaşananların bir yansımasıdır. Bu yüzden Ali Bey ve Gülsüm Ana ailesinde ne yaşanırsa coğrafyada o görülür; coğrafyada ne görülürse, ailede o yaşanır.

            Ali Bey ile saltanatın yıkılmasının; Gülsüm Ana ile verilen kutsal ve kuşatıcı mücadelenin, göçün; Haşim ve Rıfat ile hürriyet hayali için verilen mücadelenin; Hristo ile etnik düşmanlığın; Pembe ve Saffet ile vurduymazlığın; Mihail ile düşmanlığın, Ethem ile tereddütün, arada kalmışlığın; Zeynep ile sadakatin; Kerime ile genç kız hayallerinin, Neyzen Dede ve Rıza Hoca ile İslamî hoşgörü ve mistisizmin; insandan coğrafyaya yayılan küçük öykülerin serüvenini takip ederiz.

            Roman birbirine paralel özel ve genel iki çizgi üzerinde ilerler. Özelde Ali Bey-Gülsüm Ana ailesi anlatılırken, genelde Rumeli Türklerinin Balkanlar'dan çekilişi anlatılır.

            Ailenin merkezinde baskın kişiliği ile Gülsüm Ana durur. Hayatı her defasında yeniden kuran, hayatın sürekliliğini sağlayan odur. Rumeli'den Anadolu'ya uzanan hikâye onun hayatıdır aslında.:

   "(…)Sonra Ali Bey derler bir beye vardıydım. Onsekizimde miydim? Bakma böyle değnekle dolaştığıma. Daha yaşım altmışa varmadı. Lâkin dizlerimde derman kalmadı. Ali Bey’i, kardeşimi, daha birçok yakınımı bu Balkan harbinde kaybetmişiz. Şimdi acılarımı deşme. Bir gelinim vardı, kirpiğinin gölgesi yanağına uzanırdı. Çekip aldılar elimizden. Çiftlikler bıraktık orda, hamamlar, konaklar… Bey hanımıydım. Şimdi buracığa sığınmışız. Anlatsam inanmazlar. Hem de çocuklarıma sokaklarda ‘çingeneler’ diye bağırmışlar. Bu bağıranları besleyip bakacak gücümüz vardı bizim. Saray gibiydi evlerimiz. Yabana atılmayız. Şimdi ben sana soyumuzdaki hangi paşaların adını sıralayıvereyim? Benim kardeşcağızım Haşim mühim bir zat idi. Hem muallim, İttihatçıların baş tacı. Öyle olmasa vururlar mıydı Selanik caddelerinde?" (s. 245-46)

 

Roman boyunca olay örgüsünü besleyen çatışmalar da yine bu birbirine paralel çok zaman da iç içe geçmiş durumda olan aile-coğrafya noktasında yaşanır. İki ayrı alanda yaşanan çatışmalar biribirini besler, biri diğerinin gerekçesi olur.

 

Aileden Coğrafyaya Yayılan Çatlak

Beyler Beyi Ali Bey, köklü bir aileye mensuptur. Osmanlı'ya bağlılığı sözde değil özdedir. II. Abdülhamid'in tahtan indirilişine o kadar çok üzülür ki, kendisini odasına kapatır. Selanik'e sürgüne gönderilen II. Abdülhamid'i görmeye gider ve penecerede padişahın gölgesini görünce gözyaşlarına mani olamaz. Saltanata bu denli bağlı olan bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Rıfat, Battal Gazi'i yi öğrendiği günden itibaren zabit olmayı ister. Ataları da asker olan Ali Bey, tek oğlunun asker olmasına pek sıcak bakmaz. Roman boyunca sürecek olan baba-oğul arasındaki çatışmanın temelleri daha Rıfat'ın çocukluğundan başlar.

 

"Ali Bey Rıfat'ın askerî mektebe gitmesine istekli görünmüyordu. 'Ben göçüp gidersem şu toprağın, şu mülkün başına biri gerekli. Hem de oğlumuz taşkın, deli bir oğlandır. Emir altında durmaz, itaat etmesini bilmez.' " (s. 11)

 

Rıfat, romanda çocukluğundan ölümüne kadar çizilen iki karakterden biridir (diğeri de Mihail'dir). Çocukluğundan taşıdığı hırçın, mücadeleci, cevval yapısını ömrünün sonuna kadar sürdürür. Rıfat'ın bu yapısı babası Ali Bey,  eniştesi Ethem ve yakın çevresindeki arkadaşları ile çatışma yaşamasına sebep olur. O, hürriyete inanmış, vatan savunmasını mukaddes bilmiş ve bu yolda ölümü göze almış bir askerdir.

Babasının rıza göstermediği zabit olma hevesinden vazgeçmeyen Rıfat, en büyük desteği annesi Gülsüm Ana ve İttihatçı dayısı Haşim'den alır. Haşim tarafından yontulan tahta kılıç, ileride Rıfat'ın gözü pek  bir zabit ve yılmaz bir İttihatçı olması için atılan ilk işaret fişeğidir.

İlk çatışma saltanat yanlısı Ali Bey ile idadi hocası, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Selanik şubesi başkanı Haşim arasında yaşanır. Yaşanan bütün olumsuzlukların padişaha mal edilmesinden rahatsız olan Ali Bey, Meşrutiyet isteklerinin ülkeyi kurtarmak yerine daha da parçalayacağı düşüncesindedir. Enver Paşa ile çok yakın bir ilişki içerisinde olan Haşim ise hürriyetin ilanı ile memleketin kurtulacağı düşüncesindedir. Bu tartışmaları dinleyerek büyüyen Rıfat, her defasında dayısına daha çok yaklaşır, onun fikirlerini beğenir. Hatta hep dayısı gelsin ve ona hürriyeti anlatsın ister. Rıfat için Haşim dayısı bir rol-modeldir:

 

"Ne aldımsa ondan almışımdır. (…) O, çocukluğumdan beri fikirlerini, çöl yolculuğunda içilen doyulmaz su gibi akıtmıştır bana." (s. 152)

 

Rıfat, babası Ali Bey ile çatışma ve tartışmalarını dayısı Haşim'den tevarüs etmiştir. Kırgınlıklara, ayrılıklara yol açan bu tartışmaların en ağırı hiç şüphesiz Ali Bey ile Rıfat arasında yaşanandır. Rıfat, zabit olduktan sonra hürriyet yolunda mücadele etmek için yaşadıkları topraklara ve canlarına kasteden etnik ayrılıkçı eşkıyaların peşine düşmek ister. Oğlunun asker olmasına rıza göstermemiş olan Ali Bey, gönülden bağlı olduğu saltanata karşı oğlunun mücadele edecek olmasına hiç katlanamaz. Rıfat'ı evlatlıktan reddeder, mavzeriyle onu yolundan döndürme girişiminde bile bulunur.

 

"- Oğul oğul dediğim, bir daha bu kapıya varma! Gelip de bana baba deme.

- Gelirim, dedi Rıfat. Düğün bayram yapacağımız günler uzakta değildir. Elini öpeceğim günler…

- Sana elimi vermem bilesin! Oğlum değilsin gayrı.

- Pişman olacağın sözler söyleme baba.

- Ben ölürsem yollara düşme, mezarıma da gelme'sen düşmanın üzer, ne değil, kardeşin üzerine gitmektesin. Onu kurşunlamağa gitmektesin. " (s. 149)

 

Ali Bey-Haşim,  Ali Bey-Rıfat arasındaki salatanat ve meşrutiyet eksenli tartışma, Rıfat-Ethem arasında da yaşanır. Ethem de askerdir ve saltanat yanlısıdır. Haşim ve Rıfat ile yaşadıkları tartışmalarda salatanat yanlısı tavrını sürdürür. Ne zaman etnik ayrılıkçıların niyetlerinin tezahürlerini görür o zaman Haşim'e koşarak cemiyete üye olmak istediğini söyler. Roman boyunca bu manada değişim gösteren tek kişi, Ethemdir.

Romanda aile içerisindeki bütün çatışmalar, tartışmalar sonunda tatlıya bağlanmıştır. Birbirlerini ne kadar kırsalar da kızdırsalar da,  sonunda barışırlar. Sonu barış ile bitmeyen aksine kanlı bıçaklı düşmanlık noktasına gelen çatışma Rıfat ile Mihail arasında yaşanır. Mihail, özellikle Hristo'nun yönlendirmeleriyle azılı bir Türk düşmanı kesilir. Pek çok Türk köyü basarak çetecilik yapar. Rıfat'ı öldürmek ise hayatta en çok istediği şeydir. Rıfat, Mihail'i yakalayıp hapse attırsa da Mihail, Rusların Osmanlı Devleti'ne baskıları neticesinde serbest bırakılır.

 

Çöl Yolculuğunda Doyulmaz Su…

Bizim Diyar'ın Haşim Dayısı, Gülsüm Ana'nın kardeşi, Ali Bey'in kaynı, Rıfat, Kerime, Asiye ve Pembe'nin dayısı, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Selanik şubesi başkanı ve cemiyetin baştacı, İclâl'in kocasıdır. İdadi hocasıdır. İttihat ve Terakki Cemiyeti içerisinde aktif şekilde görevdedir. Özellikle Enver Paşa'nın yakın arkadaşıdır. Paris'teki Jöntürklerle de yazışmalarını sürüdürür.

Mücadeleci ve aydın tavrı yakın çevresinden takdir toplar. Özellikle yeğenleri Rıfat ve Kerime üzerinde büyük etkisi vardır. Rıfat ve Kerime, kendilerine rol-model olarak Haşim dayılarını seçerler. Rıfat ve Kerime'de ortaya çıkan hürriyet aşkının fitilini Haşim dayı tutuşturmuştur. İkna kabiliyeti ve güven telkin eden tavrı Ethem'i de etkilemiştir.

Haşim Dayı portresinde okuma düşkünlüğü, şiir merakı ve eleştirel yaklaşım da dikkat çekicidir. Kerime'nin okuma faaliyetine Genç Kalemler dergisi, şiirler,  kitaplar getirerek katkıda bulunur.

Haşim Dayı, üyesi bulunduğu cemiyet içerisinde baştacıdır.  Fikirlerine değer verilir. Körü körüne bir bağlılığı yoktur. Bu sebeple çok rahat bir şekilde içinde bulunduğu cemiyetin hataları ve eksiklikleri üzerinde de konuşur, fikirlerini söyler.

Selanik'te peşine takılan iki kişi tarafından silahla vurularak öldürülür.

 

Anasının Türkülerinden Uzağa Düşen Zabit

Battal Gazi'yi öğrendiği günden itibaren asker olma hevesine kapılan Rıfat, babasının bütün gönülsüzlüğüne rağmen atalarından yadigar bir mesleği seçer, anası Gülsüm Ana ve dayısı Haşim Dayı'nın teşvik ve cesaretlendirmeleriyle zabit olur. Dayısı Haşim, ona çocukken yonttuğu bir tahat kılıçla hürriyet sevgisini aşılar. Askerî okula gider, zabit olur, binbaşı rütbesine kadar yükselir.

Daha çocukluğunda sevdalandığı hürriyet uğruna ölümleri göze alır. Yurdunun dağlarında eşkıya avına çıkar. Vatan coğrafyasının hemen hemen her cephesinde savaşmaya gider. En son Çanakkale cephesinde yaralanır, tifoya tutulur. İstanbul'a sevk edilir ama hastaneye ulaşmadan can verir.

Ailenin tek erkek çocuğu olan Rıfat, bütün tartışmalarına rağmen babası Ali Bey'in övünç kaynağıdır.  Annesi Gülsüm Ana için ise o, muttasıl kanayan bir yaradır. Rıfat, baba ocağına her uğradığında ev şenlenir, düğün dernek misali sofralar kurulur, açlar doyurulur. Rıfat'ın her zaman en büyük destekçisi anası olur.  

Rıfat'ın hayatı trajik olaylarla doludur. Babası ile bir türlü istediği düzeyde sürmeyen ilişkisi; çok sıkı bağlarla bağlı olduğu annnesinden kısa buluşmalar dışında sürekli uzak kalışı, çok sevdiği Zeynep ile üç gün evli kalması ve onu kaybedişi; askerini şehit eden çeteci Mihail'i yakalamış olmasına rağmen, onun hapisten salıverilmesi ve üstüne babası Ali Bey'i öldürmesi; bütün sevdiklerinden ayrı düşüp cepheden cepheye koşarken yara alması, hastalanması ve yolda ölmesi… Bütün bu acılarla yoğrulan hayat, Rıfat'ın ailesinden onun payına düşen bir parçadır. Ali Bey-Gülsüm Ana ailesi, Rumeli coğrafyası ile aynı kaderi, aynı acıyı paylaşır.

Roman, Rumeli'nin elden çıkışına yani coğrayanın kaybına paralel olarak insanların kaybının da yaşandığı bir kıyamet ile biter.

İlk kayıp konağın dadısı Nuriye Hanımın ölümü ile başlar. Ali Bey, evinin eşiğinde henüz yaşadığı toprakları terk edemeden Mihail'in kurşunu ile ölür. Kızlar çeteciler tarafından eziyet görür, Asiye'nin kulağındaki küpeler, kulakları deşilerek alınır. Zeynep çeteciler tarafından kaçırılır. Zeynep'in babası Rıza Hoca'nın kalbi kızının kaçırılışına dayanmaz ve ölür. Haşim Selanikte kurşunlanarak öldürülür. Rodoviçe'den kaçmak isteyen Sacide Hala ve Cemil'in akıbeti bilinmez. Rıfat, Çanakkale cephesinde yaralanır, tifoya yakalanır ve İstanbul'da ölür. Ethem, Gazze cephesinde gözlerini kaybeder. Gülsüm Ana ve kızlarını İstanbul'da zorlu bir hayat bekler…

Osmanlı Devleti için çok acı bir kayıp olan Rumeli toprakları, Bizim Diyar'daki Ali Bey-Gülsüm Ana ailesi gibi pek çok ailenin trajik hikayesini de barındırır. Roman sayfalarında hayat bulan  Ali Beyler, Gülsüm Analar, Haşim Dayılar, Zabit Rıfatlar, Kerimeler, Asiyeler, Pembeler, Zeynepler, Rıza Hocalar, aslında yaşanmış büyük acıların bakiyeleridir.

Gülsüm Ana'nın feryadına Rıfat'ın çığlıkları eşlik eder.:

 

"(…) Ah oğul kış geçti, ağaçlar dirilmedi, bilir misin? Bizim o yerlere bahar gelmedi diyebilirim. Duman, ateş ve bela yağdı Rumeli’ye. Ot biter mi oğul toprakta? Tohumlar yok oldu. Rüzgâr alıp çok uzaklara savurdu. Orada yaşadığımız hayat söndü. Tapuları yanımızda getirmiştik neye yarar ki…(…)" (S. 257)

 

"(…)Nerden başlayıp anlatsam? Trablus’ta bir yara aldım kalçamdan. Zaman zaman sızlar. Ama Balkan yarası daha derin ana. Çok yıl oldu birbirimizden kopalı. Bir rüya gibi Rumeli. O bahçeler, o bağlar bir rüya…(…)" (s. 258)

 

Bizim Diyar, okundukça uzakta, içten içe bir yara sızlayacak… Balkan yarası…



[1] Sevinç Çokum, Bizim Diyar, 6.b., Ötüken Neşriyat, İstanbul 2006, 287s. Metin boyunca sayfa numaraları verilmek sureti ile romanın bu baskısı kullanılmıştır.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Yorum Yazın

Yorum yazarken Türkçe imla kurallarına uyarsanız sevinirim.


Arama
Beni yukari isinla