Bir Yunus Romanı: Od-Bizim Yunus

BİR YUNUS ROMANI: OD-BİZİM YUNUS

Yrd.Doç.Dr. Oğuzhan KARABURGU

 

  (Yayın Yeri:  "Bir Yunus Romanı:Od-Bizim Yunus", Türk Yurdu, C.32, S.297, Mayıs 2012, s. 121-125.)

 

            Sadece Türk edebiyatının değil dünya edebiyatının da bir klasiği haline gelmiş olan Yunus Emre,  günümüze kadar pek çok ilim ve sanat disiplini tarafından çeşitli cepheleri ile ele alınmış ve incelemelere konu olmuştur. Hayatı hakkında bildiklerimiz menkıbelerle sınırlıdır. Hatta denilebilir ki Yunus Emre hakkında bildiğimiz her şey bir belirsizlik bulutu arkasında saklıdır. Bu belirsizliğin sınırları doğumundan ölümüne kadar uzanır. Hayat hikayesi ise tamamen bir muammadır. Tahsil görüp görmediği, ne kadar şiir yazdığı, hangi tarikatlara intisap ettiği gibi pek çok konu bu çerçevede değerlendirilebilir.

            Yunus Emre'nin hakkında bildiklerimizin sınırlı olması onun yaşadığı dönemle de ilgilidir.  Anadolu coğrafyasının Moğol istilası ile perişan edildiği ve ardından beylikler döneminin çok başlı kargaşa ve kaos ortamının hüküm sürdüğü bir yüzyılda hayatta kalmanın bile mucize sayılabileceği düşünülürse Yunus Emre hakkında bilgilerimizin yetersizliği daha iyi anlaşılır.

            Yunus Emre'nin isminden başlayarak yazdığı şiirlere kadar uzanan durum etrafında yapılan tartışmalar sağlıklı bilgilerden mahrum kalmamızla alakalıdır. Osmanlı döneminin önemli tezkirecileri bile Yunus Emre hakkında ketüm bir tutum içerisindedir. Dolayısıyla salt bilginin yerini menkıbelerde hüküm süren efsanevî ve rivayete dayalı bilgi almıştır.

            Sanat ürünlerinde ele alınan Yunus Emre de menkıbelerde anlatılan Yunus Emre'nin dışına çıkmaz. Bu zamana kadar pek çok sanatkar Yunus Emre'yi felsefesi, hayatı ve şiirleriyle eserinin malzemesi yapmıştır. Türk romanında Nezihe Araz, Kemal Tahir, Mustafa Necati Sepetçioğlu, Emine Işınsu ve son olarak da İskender Pala gibi isimler Yunus Emre'yi ele alan romanlar yazmıştır.

            Divan Şiirini Sevdiren Adam olarak Divan Şiiri hakında yazdığı akademik ve popüler kitaplarla tanınan İskender Pala, son zamanlarda roman sahasında eserler vermeye başladı. Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk, Katre-i Matem, Şah-Sultan gibi romanlarının ardından son olarak Od- Bizim Yunus isimli romanını yayımladı.

            Od- Bizim Yunus kısa sürede epeyce bir baskı yaptı ve geniş okuyucu kitlesi ile buluştu. Bu buluşmada Türk okuyucusunun Yunus Emre'ye duyduğu derin sevgi ve saygının yanında İskender Pala ismine karşı beslediği sempati de etkilidir.

            "Bir Yunus Romanı" üst başlığı ile yayımlanan Od- Bizim Yunus[1] romanı  359 sayfalık bir hacme sahip. Romanın başındaki kısım da "Giriş" olarak değerlendirilecek olursa I. Bölüm: Rençber, II. Bölüm: Derviş, III. Bölüm: Işık olmak üzere roman dört bölümden oluşmaktadır.  Bu ana bölümler de romanda hikayesi anlatılan kişiler söz konusu oldukça onların adlarının verildiği alt bölümlere ayrılarak roman kurgulanmıştır.

            Roman, Yunus Emre'yi konu alan diğer romanlar gibi menkıbelerden beslenerek yazılmıştır. Menkıbelerde anlatılan Yunus Emre, efsanevî bir çerçevede ele alınmış rivayet ve kerametlerin gölgesinde çizilmiş bir hayat hikayesinin kahramanı olarak verilmiştir.

            Roman, Yunus Emre ve oğlu İsmail (Samuel)'in hayatları ile ilgili anlattıklarının Molla Kasım tarafından yazılarak aktarılması ile oluşturulmuştur. Bu formu bir hatırat olarak da değerlendirebiliriz. Molla Kasım, bir akşam "yolda yarı çıplak, saçı sakalına karışmış meczup bir derviş" ile karşılaşır. Bu derviş "yağmur altında eline bir tomar kağıt tutuşturur" ve ona "bunu sana gönderdi gönderen, oku bakalım!" diyerek kaçıp gider. Molla Kasım bir ırmak kenarında eline tutuşturulan şiirlerden oluşan tomarı açar ve  okumaya başlar. Fakat okuduklarını "sûfîlerin hezeyanlarına benzetip" bir kısmını ırmağa,  bir kısmını da ateşe atar. Bir süre sonra okuduğu bir şiirde kendi ismini görür ve secdeye kapanarak yaptıklarından pişman olur. Bu andan itibaren şiirlerin sahibi Sarıcaköylü Yunus'u aramaya karar verir ve yollara düşer. Diyar diyar gezdikten sonra nihayet Yunus'u bulur. Kendini affettirmek adına Yunus'un hayatını yazmaya karar verir:

"Evet!.. Ben Molla Kasım, divitimi hokkaya bandırdım ve belki kendimi affettirebilirim diye bu satırları yazıyorum." (s. 9)

            Molla Kasım, Yunus'un anlattığı kadarını yazıya geçirir, kimi bilgileri daha sonra teyit edip düzelttiğini bazı yerlerini de Yunus'un oğlu İsmail'den dinledikleriyle tamamladığını beyan eder. İşte roman, bu giriş mahiyetindeki ifadelerden sonra yer yer Yunus'un yer yer de oğlu İsmail'in dilinden anlatılanlarla yazılır.

"(…) Okuyacağınız satırları hep onun anlattığı gibi kaydettim; çünkü gözlerinizi onun gözbebeğine çevirmenizi istiyorum. Her ne ki o ve oğlu anlattı, ben burada naklettim. Söz onlarındır, yazı benim." (s. 11)

            Molla Kasım, giriş mahiyetindeki ifadelerini bu cümle ile bitirir ve romanın esas macerasının başladığını haber verir.

            Yunus Emre'nin seksen yıllık hayatının anlatıldığı roman başladığı yere bağlanarak bitirilir. Roman, başından sonuna kadar bir arayışın romanıdır. Her arayış gibi hayat evrilerek bir sonuca ulaşır. Romanda kendisine yer bulan her şahıs içinde şüphe kıvılcımını taşıyarak bir arayış yolculuğuna çıkar. Kimi rençberdir, kimi çok bilmiş bir ukala, kimi de yetim ve öksüzlük rüzgarında savrulan bir cellat, eşkiyadır. Hepsi ömrünü maddî sınavlarla tecrübe ile geçirip mana kapısına ulaşan kişiler olurlar. Hamlıktan pişmişliğe evrilen bir hikayedir hayatları.

            Yunus Emre'nin hayatı acılar ile doludur. Onun hikayesi en sevdiklerini kaybederek başlar. Molla Kasım'a da "Her şey, uçan ateşlerin gelişiyle başlamıştı Molla Kasım." (s. 23) der. İlk çekikgözlü saldırısında oğlu İbrahim'i kaybeder. Sonra tehlikelerden korunmak ve kurtulmak için Ucasar'dan Sarıcaköy'e göç ederler. Yolda kayıplar olur. Sarıcaköy'e yerleştikten sonra da Haçlı Şövalyelerinin saldırısında eşi Sitare'yi kaybeder. Sonra oğlu İsmail kaçırılır. Bütün sevdiklerini kaybeden Yunus, bu kayıplarla imtihan edilir. Eşini ve oğlunu kaybeden Yunus, rençberlikten dervişliğe, dervişlikten şeyhliğe uzanan hayat hikayesinde dinmez sızısı oğlu İsmail'i aramayı da sürdürür. Aynı denize ulaşmak için akan iki ırmak gibi Yunus Emre'nin hayatında da insan-ı kâmil olmak için yaptığı manevî yolculuğun yanında oğlu İsmail'i bulma arayışı da devam eder. Bu yolculukta kimi zaman şüpheye kapılır, kimi zaman dergahı terkeder. Ama ömrünün sonunda ulaşabileceği rütbeye ulaşır, oğluna da kavuşur. Romanın olay örgüsünde yer alan olaylar gibi her şey başladığı noktaya döner. Romanın ana kurgusu da zaten bu çerçevede düzenlenir.

             Yazarı tarafından Rençber, Derviş ve Işık olmak üzere üç bölüme ayrılan roman, Yunus'un romandaki hayat kronolojisini de ortaya koymuş olur.

            Od-Bizim Yunus romanı birinci şahıs ağzından anlatılır fakat bu birinci şahıs zaman zaman değişir. Kimi zaman Molla Kasım, kimi zaman Yunus, kimi zaman da anlatımı Samuel devralır. Yazar, romanını inanılır kılmak adına anlatımı kahramanlarına yaptırır.

            Molla Kasım, romanın hemen başında kısaca kendi hayat hikayesinden bahseder ve başına gelen bir olaydan hareketle Yunus hakkında bir eser yazmak istediğini bunu yaparken de Yunus'a kendini affetirmek amacı güttüğünü ifade eder. Burada anlatıcı Molla Kasım'dır. Molla Kasım, daha sonra sözü Yunus'a ve Samuel'e bırakır. Yunus Emre kendi hayat hikayesini aktarır. Yunus Emre'nin hayatını onun anlattıklarından takip ederiz. Yer yer sözü Samuel alır ve o da kendi hayat hikayesini aktarır. Baba ve oğul olmalarından dolayı hayatları kesişen bu iki insanın birbirleri hakkındaki düşünceleri de doğal olarak kendi bakış açılarından anlatılır. Yunus Emre, insan-ı kâmil olma yolunda çıktığı yolculukta maddî/dünyevî hayat ile manevî/uhrevî hayat arasında sürekli bir çatışma içerisindedir. O, bir eş, baba, oğul ve bir köy sakini olarak maddî hayatını yaşar. Bu hayatta sürekli felaketlerle mücadele eder. İç çatışmalar yaşar. Huzuru ve sükunu bulduğu manevî hayat ise onu kâmil bir insan olmaya götürür. O bütün dünyevî istek ve arzularından soyutlandığı manevî hayatında dahi Sitare'nin ona ördüğü heybeyi yanından ayırmayarak ve oğlu İsmail'i aramaktan bir an bile geri durmayarak maddî hayatla da bağlantısını koparmaz.

            Yunus'un sözü aldığı kısımlarda, Yunus kendi hayatına ilişkin olayları birinci ağızdan bütün çıplaklığı ile anlatır. İlk başlarda dervişliği küçümser ve miskinlik olarak değerlendirir. Hatta romanda bu durum sıklıkla dile getirilir. Zira bu Yunus'un yaşadığı en büyük iç çatışmalardan biridir. Göl ve nehir metaforu etrafında bu iç çatışmasını dile getirir:

"(…) Gerçekte dervişliğe karşı idim. Atalet ve durağanlık hiç de benim ruhuma uygun değildi. Atalarımdan devraldığım gelenek, babam ve dedemin dillerde dolaşan yiğitlikleri, bir gün benim de alp gazilerden biri olacağıma dair umutlarımı yeşertiyordu. Annem ninnilerini böyle söylemiş, daha çocukken babam bir alp gazi olacağımı defalarca tekrarlamıştı. Bütün çocukluk rüyalarım at sırtında cengaverliklerle doluydu. Bu yüzden dervişlik hiç de bana göre değildi. Ben, bir şeyler için daima mücadele etmeliydim. Mücadele azmi insanı zinde tutuyordu çünkü. Gerçi sûfîler asıl mücadelenin bedenle yapılan olmadığını, yiğitliğin nefis ile mücadelede ortaya çıktığını söylüyorlar ama şu dünyanın bunca nimeti var iken bunlardan kendini mahrum etmenin, bir lokma bir hırka ile yaşamanın da mücadele sayılamayacağını düşünüyordum. Bir ermişin eteğine yapışıp, orada herşeye boyun eğerek hareketten kalmak, dünya nimetlerinden uzak yaşamak bana bir nevi ruhbanlık ve miskinlik gibi geliyordu. Belki bundan hoşlanan insanlar olabilirdi ama ben özgürlüğüme daha düşkündüm. Annemin henüz ben çocukken ölmesi içime bir mücadele azmi koymuştu. Dervişliği dışlayan şey, içimdeki o azimdi. İnsan ruhunu bir su gibi düşünüyordum. Bazıları suyun akışkan halini, bazıları da durağan halini tercih ederler. Her ikisinde de yarar olduğunu inkâr etmiyorum elbette. Bir göl elbette insanlara pek çok yarar sağlar. İçinde balıklar, üstünde gemiler, kıyısında manzaralar için pek çok insan göle koşar. Ama çırpınarak, kıvranarak, dökülerek, düşerek, başını taştan taşa vurarak akan bir ırmak da elbette insanlara yararlıdır. Tarlalar sular, ekinler büyütür, köyleri ve şehirleri birbirine bağlar… Benim ruhum bir ırmak gibiydi, akmak, çırpınmak, devinmek, koşmak istiyordu. Yaşadığımız topraklarda da bunlara ihtiyacımız vardı."(s. 52-54)

            Daha önce dünyalık istemek için dergahına gittiği tebessümler sultanı Aslanlı Hünkar ona dervişlik teklif eder ama Yunus, göl olmak istemediği için bu teklifi kabul etmez. Dünyalıklarla köyüne döndüğünde köyünü tarumar görür ve eşi Sitare'yi de bu talanda kaybeder. Yunus burada ikinci iç çatışmasını yaşar. O Allah'ın adaletini sorgular. Zalimlerin neden masum insanların canına, malına kastetmesine izin verdiğini anlamaya çalışır.

                "Elbette, Allah'ın bu olup bitenlere neden dur demediğini hâlâ sorguluyorum. O dur dese Sarıcaköy'de olanlar olmazdı. O dur demediği için, ben de onları layıkıyla koruyamadım. Belki de onları korumaktan vazgeçmeli, hatta onları koruma vazifesini üzerimden atıp Allah'a iade etmeliyim." (s. 84)

            Yunus, daha önce dünyalık istediğine pişman olur ve oğlu İsmail'i Satı Nine'ye bırakarak Aslanlı Hünkar'ın dergahına gider. Ama Aslanlı Hünkar tarafından kabul edilmez.  Yunus'un nasibi Tapduk Emre'dedir artık. Yunus, uzun bir yolculuktan sonra Tapduk Emre dergahına gider ve Tapduk Emre'ye intisap eder. Burada odun taşımakla görevlendirilir. Uzun yıllar odun taşır. Yunus daha sonra su taşımaya başlar. Hakkında dergahta dedikodular çıkar. Dergahtan kaçarcasına ayrılır. Bu ayrılık Yunus'un bir başka iç çatışmasını su yüzüne çıkarır. Bunca yıldır ettiği hizmetin bir semeresini görmemiş, şehyi ona lütufta bulunmamıştır. Oğlu İsmail'in bulunmasını sağlamamıştır. İnsan-ı kâmil olma yolunda intisap ettiği dergahı ve şeyhi hakkında yaşadığı bu çatışma aslında onun için bir başka imtihandır.

"Üzülme Abakay kardeşim, keder etme. Kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz. Zaten buralardan gitmeyi, bu semeresiz hizmetten kurtulmayı kafama koymuştum. Bunca yıldır şu dergahın kapısını bekler, hizmetini görürüm, bir nimet hasıl ettiğim, bir kıymete vasıl olduğum yoktur. Tapduk Emre Hazretleri isteseydi her şey başka olurdu. İsmail'imi bile bulur, buldurur, Lokman Beşe gibi buraya aldırır, hasretimi bitirirdi; ama bunları yapmadı. Eskiden bunun da bir hikmeti vardır diye düşünürdüm, beyhude imiş. Bunda bir hikmet falan yok. Baksana, başkaları çile çıkardı, hücrelere girdiler, bana yalnız odun taşımak, su taşımak düştü. Başkaları makamlara yükseldi, ben kaç yıl oldu, hatırlamıyorum, yük altında eridim de eridim. Şüphesiz bazı dervişlerin ne olmadık işler yapıp, yüreğinde ne onmadık yaralar açtıklarını bilmiyor değil. İstese onlara layık gördüğünü bana da bağışlardı. Olmadı; olamadı. Tapduk Emre beni dervişten saymadı; hizmetkâr olarak gördü. Aylarca su taşıdım ama bir damlasını içmedim de; yıllar yılı odun taşıdım ama hiçbir tandırda ısınmadım da ne oldu? Velhasıl Tapduk Emre bizi zaten gözden çıkarmış!.. Hasretime, İsmail'imi terk edip gelişime yanayım!.." (s. 204-205)

            Bu imtihandan da başarı ile çıkan Yunus'a, bir posta iki şeyhin fazla olacağı söylenir. Artık Yunus da bir şeyhtir ve irşad için başladığı yere Sarıcaköy'e döner.

            Romanda şahısların yaşadığı çatışmalar aslında romanın kurgusunu oluşturan çatışmalardır. Roman bu çatışmalar üzerine kurgulanır. Yunus Emre'nin oğlu İsmail de çatışma yaşayan şahıslardandır. Onun yaşadığı çatışma ise babasından hareketle Allah'la ve insanlarla olur.

            İsmail daha çocukken kaçırılır ve esir pazarında satılır. Onu satın alan kişi, Moğollar adına cellatlık yapan birisidir. Bu kişiler Allah inancını yitirmiş kişilerdir. İsmail, babası tarafından terkedildiğine inanır ve isyanının başlıca sebebi de budur. Babası tarafından terkedilmiş olmayı kendisine dert edinen İsmail, babası üzerinden onun inandığı değerlere ve Allah'a isyan eder.

"Her gece aynı dua ile uyudum: 'Allah'ım, ey Allah'ım!.. Varsan, Bir'sen ve beni duyuyorsan ya babamı bana getir ya beni ona gönder!' Yıllar geçti ve Allah beni duymadı. O'na çok öfkeliydim. Hâlâ O'nun var olduğuna inanmak istiyordum ama olup bitenler bunun aksini bana fısıldıyordu. Eğer var ise bütün bu olanlara nasıl ve neden tahammül ediyordu? Neden bu olanlar hep bana, benim gibi olanlara, bozkırın masum ve korumasız insanlarına oluyor da Çekikgöz'e, soğuk nefeslere, haramilere olmuyordu? Kendisine kulluk eden, Tanrılığını tebcil ve tesbihte kusur göstermeyen kullarını zelil edip de düşmanına neden güç ve iktidar veriyordu? Babamın bana anlattığı Allah'la aramızda var olduğunu düşündüğüm dostluk duyguları beni terk edip gideli çok oldu. Meğer babam 'Allah'a dost olursan, Allah da sana dost olur! ' diye yalan söylemiş, beni aldatmış. Artık ışığım kara düşüncelere boğulmuş durumda."(s. 171-172)

            Yunus'un oğlu İsmail, önce acımasız bir işkenceci, cellat olur. Sonra "çocuk çetesi" olarak nam salan bir çetenin reisliğini yapar. Cellatken kaçırılır ve babasının köyüne bırakılır. Burada babası ile karşılaşmak ve onunla yüzleşmek noktasında da bir çatışma yaşar. Bu çatışmaya sebep, bir taraftan yıllarca içerisinde babasına karşı biriktirdiği kin ve nefret, diğer taraftan baba yokluğunu içinde taşıyarak babasına duyduğu özlemdir.

            "(…) Belki de babamla karşılaşmaktan korktum; ona olan kinimden kurtulmaktan korktum. Beni hayatta tutan başlıca düşüncelerden birinin beyhudeliğini öğrenmekten korktum. Babamın bu insanlar gibi iyi bir insan olmasından korktum. O iyi bir insan ise ona yapacağım işkenceleri hayal ederek geçirdiğim gecelerin hatıralarını kaybetmekten korktum." (s. 244)

            "(…) Ormanda delikanlı da olsa insanın bir babaya ne kadar ihtiyacı olduğunu sen hiç bilemezsin; çevreni saran güvensizlik içinde nasıl çırpınır insan, nasıl korkar, bilemezsin… (…) Sen bilemezsin babacığım, bir evladın, yirmisine de gelse yanında bir babaya özlem duyacağını, sen bilemezsin… Sen benim gibi babanı hiç aramadın ki, bütün bunları nereden bileceksin?! (…)  Sana kızıyor muyum; evet!.. Seni özlüyor muyum; evet!.. Seni ele geçirsem boğmak istediğimi de, boynuna sarılmak istediğimi de bilesin…Ama hangisini önce yapacağıma ben bile karar veremiyorum. Sana dair bütün iyiler benim içimde; ve bütün kötüler de… Ben senin oğlunum, eğer o sen isen veya sen o isen…" (s. 297, 300)

 

            Od-Bizim Yunus'un, kendisinden önce yazılan Yunus romanlarından farkı biraz da bu çatışmaların başarılı şekilde kurgulanmasından gelmektedir. Pek çok Yunus romanında menkıbe ve kerametlerle donatılarak efsanevî ve yüceltilmiş bir figür haline getirilmiş olan Yunus Emre, Od-Bizim Yunus'ta -aynı malzemenin kullanılmış olmasına rağmen- içimizden biri "Bizim Yunus" olmuştur. Yunus Emre'nin mutasavvıf kimliğinin dışında bir evlat,  bir baba,  bir eş olarak çizilmesi, yaşadığı iç çatışmaların gözler önüne serilmesi romanı diğer romanlardan ayırmaktadır.

            Od-Bizim Yunus, heyecanla takip edilen bir olay örgüsüne sahip olmamasına; kurguda ve zaman kullanımında kimi hataların yapılmasına; yazarın kendi bilgi birikimini onüçüncü yüzyılda yaşamış roman kahramanı Yunus'ta dillendirmiş olmasına rağmen başarılı bir eser olarak kabul edilebilir. Od-Bizim Yunus romanı, bu zamana kadar yazılan Yunus Emre'yi konu edinen romanlar arasında dilinin sadeliği ve akıcılığı ile de farkını ortaya koymuştur. Hiç şüphesiz bu romanın en ayırıcı vasfı, menkıbe ve kerametlerle kuşatılmış Yunus Emre figürünü "Bizim Yunus" haline başarılı bir şekilde dönüştürmüş olmasıdır.   



[1] İskender Pala, Od- Bizim Yunus, 2.b., Kapı Yayınları, İstanbul, 2012, 359s.  Metin boyunca sayfa numaraları verilmek sureti ile romanın bu baskısı kullanılmıştır. 

Benzer Yazılar

Yorumlar

    • nazmiye , 7 Şubat 2013 23:16

      deneme

      deneme

      Kitapta anlatılan olay ve şahsiyetleri gerçek dünyayla bağdaştırmadan düşündüğümüzde sadece yazarın muhayyilesindeki harikuladelik karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim.Ancak burada birçok insanın aşina olduğu, değer verdiği Yunus Emre söz konusu olduğunda biraz daha ihtiyat ve rikkat göstermek gerekir ki zikrettiimiz zatın ruhu şad olsun. Yazar kurguladığı fantezilerini keşke tamamıyla dünyevi aşkı anlatan kitaplarında kullansaydı ya da Yunus Emre'nin oğlu diye gösterdiği İsmail'e biraz daha merhamet etseydi. Doğrusu yaratıcılığına hayran kaldım.

      Cevapla

Yorum Yazın

Yorum yazarken Türkçe imla kurallarına uyarsanız sevinirim.


Arama
Beni yukari isinla