Reşat Nuri Güntekin'in Hikâyelerinde Çocuk

  Reşat Nuri Güntekin'in Hikâyelerinde Çocuk
   Arş. Gör. Oğuzhan Karaburgu
   (Yayınlandığı Yer: Bizim Külliye,Nisan-Mayıs-Haziran 2003, S.17, s.66-70.)
   Çocuk, tek başına temsil ettiği değer bakımından bütün ilim ve sanat dallarının ilgi sahasına girmiş, bu sebeple onun fizikî, psikolojik, sosyolojik ve pedagojik problemleri;  bir değer olarak hayatımızdaki yeri ve önemi çeşitli yaklaşımlarla incelenmiştir.
   Edebîyat da kendi hudutları içinde çocuğa ayrı bir önem vermiştir. Edebîyat sahası içerisinde çocuk iki ana esas üzerinde değerlendirilir: “Edebîyatta çocuk” ve “Çocuk edebîyatı”. Çocuk edebîyatı, çocukluk çağını yaşamakta olan insanların duygu, düşünce ve hayallerini sözlü ve yazılı olarak işleyen, bu çağı yaşamakta olanların edebîyat ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturulan edebîyattır; edebîyatta çocuk ise bütün bir edebîyatta çocuğun aldığı yerdir[1]. Bu “yer”, edebî eserde yer alan kahramanın çocukluk devresi olabildiği gibi, bizatihi kahramanın çocuk olarak seçilmesi de olabilir.
   Çocuk, klâsik edebîyatımızda yalnızca bir tip, Halk edebîyatımızda ise insan hayatının bir devresi olarak karşımıza çıkar. Divan edebîyatında çocuk, bu edebîyatı çepçevre saran mübalâğanın sınırları dışına pek çıkamaz. Bu sebeptendir ki  çocuklar “daha beşikte ve okul çağında aşk, ıztırap ve irfan yüklü mahlûklar”[2]olarak görünürler. Ayrıca Divan edebîyatımızda çocukla ilgili verilmiş eserlerin pedagojik yanı daha ağır basar. Nâbî’nin Hayriyye’si, Sünbülzâde Vehbî’nin Lütfiyye-i Vehbî’si gibi eserler, -kendi çocuklarını hareket noktası alarak- bütün çocuklara nasihatlerde bulunan, eğitim amaçlı eserlerdir. Bunun dışında çocuklara yönelik yazılan Pendnâmeler’i de burada zikredebîliriz.
   Halk edebîyatında ise tamamen çocuk ruhuna hitap eden masal, ninni, tekerleme gibi türler vardır. Masal ve destan kahramanları çoklukla çocukluk dönemlerinden başlayarak anlatılırlar. Ama “çocukluk çağı” bu türlerde, çok kısa olarak verilir.
   Yeni bir takım değerlerin hakim kılınması için edebîyatı güçlü bir form olarak gören Tanzimat edebîyatçıları, eserlerinde klâsik edebîyatın bazı hususiyetlerini muhafaza ederek çocuğu konu seçerler ve onu bir eğitim malzemesi şeklinde düşünürler. Bu dönemin eserlerinde çocuğun eğitimi en önemli temadır. Sergüzeşt, İntibah ve Felâtun Beyle Râkım Efendi gibi romanların hareket noktasını ve omurgasını çocuğun eğitimi oluşturur. Çocuk eğitimi, sonraki edebî dönemlerde de rağbet gören bir konu olarak sık sık karşımıza çıkacaktır.
   Cumhuriyet dönemi yazarları arasında çocuğa verdiği değer bakımından Reşat Nuri Güntekin’in ayrı bir yeri vardır.
   Edebîyatımızda daha çok romancı kimliği ile hatta “Çalıkuşu” yazarı olarak tanınan Reşat Nuri Güntekin, sayısı ondokuzu bulan romanlarının yanında yedi tane de hikâye kitabı yayımlamıştır[3]. Reşat Nuri, hikâyelerinin pek çoğunda konu ve kahraman olarak çocuğu seçer. Eserlerinde çocuklara bu denli fazla yer vermesini Birol Emil, Reşat Nuri Güntekin’in öğretmen olmasına bağlar. [4]  Zira Reşat Nuri Güntekin çocuk sahibi bir baba olmanın yanında öğretmenlik ve müfettişlik vazifesi sırasında çocukları yakından müşahede etme ve tanıma şansına sahip olmuştur.
   Reşat Nuri Güntekin’in hikâyelerine çocuklar açısından bakıldığında temel olarak iki ağırlıklı yaklaşım dikkat çeker:
   1.      Çocuğun yetiştirilişi ve eğitim şeklinin çocukta yansımaları
   2.      Aile içinde çocuğun oynadığı rol
   Hikâyelerde pedagojik gayenin ağırlıklı olduğu görülür.
   Reşat Nuri Güntekin, bir eğitimci ve yazar sıfatıyla toplumun temel yapı taşı olarak çocuğu almış ve onun eğitimine her şeyden daha fazla itina gösterilmesi gerektiğini savunmuştur. Sağlıklı bir toplumun ancak sağlam bir aile hayatı ve ailenin önemli bir unsuru olan çocuğun eğitimiyle sağlanacağına inanmıştır. Bu sebeple yazar eserlerinde çocuğun yetiştiriliş tarzına önem vermiş ve bu terbiye esnasında nelere dikkat edilmesi, nelerden sakınılması gerektiğini yarattığı çocuk tipleri vasıtasıyla edebî bir surette hikâyelerinde gözler önüne sermiştir.
   Şapka Duası, Yanakların Taksimi, Sinema, Çocuk ve Sokak, Aşk Mektupları, Bir Yudum Su, Bilek Saati gibi hikâyelerinde Reşat Nuri Güntekin, çocukların eğitimine eğilmiş, onların eğitim ve terbiye şekillerine dikkat çekmeye çalışmıştır.
   Şapka Duası (TM, s. 94-96.)(*) isimli hikâyede çocuğun farkında olmadan babasının yalanını ortaya çıkarışı anlatılır. Yedi yaşındaki oğlu ile vapurda şakalaşan baba, şapkasını balıklara attığını söyledikten sonra, şapka duası okuyarak balıkların şapkayı tekrar geri verdiğini söyler. Biraz sonra çocuk, masumane bir tavırla şapkayı denize atar ve babasından şapka duasını okuyarak geri getirmesini ister. Böylelikle çocuk babasının yalanını ortaya çıkarır.
   Çocuğun sadece çocukça davranarak babasının yalanını ortaya çıkarışı bir yetiştirme kusuruna dikkatimizi çeker. Çocukların eğitimleri sırasında yalana ve yanlış yöntemlere baş vurulması sonradan tahmin ve tamir edilemeyecek kötü sonuçlar doğurabilir.
   Yanakların Taksimi (TM, s. 83-85.)hikâyesinde yazar, ailelerin farkında olmadan çocuklara kötü örnek olabileceğini ifade eder. Zira bu hikâyede çocuk yanaklarını öptürmek karşılığında tatlı ve çikolata alır. Annesi ve babası tarafından çocuğun yanakları taksim edilir. Sağ yanak babanın, sol yanak annenindir. Ne anne babaya ayrılmış sağ yanaktan, ne de baba anneye ayrılmış sol yanaktan öper. Herkes kendisine taksim edilmiş yanaktan öper. Çocuk anne ve babasından bir şey almaksızın yanağından öptürmez. Buna onu, anne ve babası alıştırmıştır. Evde misafirin olduğu bir gün evin aşçısı çocuğun yanağından öpmek ister. Çocuk bunu tatlı karşılığı kabul eder. Aşçı sol yanağından çocuğu öper. Çocuk misafirlerin olduğu odaya gelerek aşçının annesinin yanağından öptüğünü söyler. Herkes hayret içinde kalır.
   Burada ailenin farkında olmadan çocuğu rüşvete alıştırdığı görülür. Reşat Nuri Güntekin, belirli şeyler karşılığında çocuğa istenilen şeylerin yaptırılmasını ilginç bir şekilde gözler önüne serer. Bu hikâyede yazar, mizah ve hayret duygularının ardına mesajını gizlemiş görünür.
  Sinema, Çocuk ve Sokak (TM, s. 142-145.)isimli hikâyede ise sokağa bırakılan çocuğun ahlâkının nasıl bozulduğu anlatılır. Yaşı küçük olmasından dolayı, filmlerden olumsuz yönde etkileneceği düşüncesiyle sinemaya alınmayan çocuk, anne-babası tarafından eline birkaç para tutuşturularak sokağa salıverilir. Anne ve baba kendileri sinemadan çıkıncaya kadar çocuklarının sokakta oyalanmasına rıza gösterirler. Akşam eve döndükleri zaman, büyük çocuk sinemada izlediklerini küçük kardeşine anlatır. Büyük çocuğun sinemada gördüğü şeyleri (kumarhane, kavga, hırsızlık, sevişen insanlar) küçük çocuk, oyalanması için bırakıldığı sokaklarda bizzat görmüştür.
   Reşat Nuri Güntekin, bu hikâyesinde de sokakların çocuk üzerindeki olumsuz etkilerine dikkat çekmek ister. Sokak, hayatın bütün olumsuz yönlerini içinde barındırmaktadır. Bu sebeple yazar, çocukların başı boş bir vaziyette sokağa bırakılmamaları gerektiği mesajını vermeye çalışır.
   Aşk Mektupları (Oİ, s. 5-8.) isimli hikâyede ilginç bir eğitim şekli dikkati çeker. Rasim isimli çocuk okuldaki derslerini aksatmaya başlamıştır. Ayrıca yeni yazıyı öğrenmek için de gayret göstermemektedir. Bunun farkına varan Rasim’in babası, Bedia ismiyle oğluna mektuplar yazmaya başlar. Bedia her mektubunda coğrafyadan edebîyata bir yığın şey sormakta ve bunların cevabını Rasim’den istemektedir. Rasim’in annesi bütün olanlardan habersiz bir gün Rasim’in yatağının altında Bedia isimli kızdan gelen mektupları bulur ve telaşlanır. Oğluna Bedia isimli bir “şıllığın” musallat olduğunu kocası Ahmet Bey’e söyler. Ahmet Bey, o şıllığın kendisi olduğunu söyler ve şunları ilave eder: “Oğlandaki haylazlık arttıkça artıyordu. Ne mektepteki hocalar, ne ben, bütün gayretimize rağmen, ona doğru dürüst yazmayı bile öğretemiyorduk. Nihayet, düşüne düşüne bu çareyi buldum…Rasim’in kıza yazdığı mektuplar sayesinde yeni yazıyı mutlaka öğreneceğinden ve bu sene sınıf geçeceğinden eminim. Doğrusunu istersen, ben de eski yazıyı vaktiyle sana mektup yaza yaza öğrenmiştim!…”
   Burada Reşat Nuri Güntekin, bazı bilgilerin motive edici bir unsurla ve sık sık tekrar yaparak öğrenilebileceğini vurgulamak ister.
   Bilek Saati (SY, s. 88-93.) hikâyesinde baba dayağının ve korkusunun küçük bir çocuğu ölüme sürükleyişi anlatılır. Niyazi hemen hemen her gün babasından sebepsiz yere dayak yemektedir. Çünkü babası çocuğun dayak ile terbiye edilebileceğine inanmaktadır. Niyazi bir gün babasının bilek saatini alır ve suya düşürür. Babasının bundan haberdar olması üzerine saati düşürdüğü yerden almaya giden Niyazi, saati alayım derken suya düşer. Çevreden yetişen kişiler Niyazi’yi boğulmaktan kurtarır ama beş gün sonra çocuk zatürreeden ölür.  Babası Kamçı Muharrem ise yıllar sonra bile “Allah verdi, Allah aldı” tesellisiyle söylenir. Oğlu Niyazi’nin uyguladığı terbiye metodu neticesinde öldüğünü hiç aklına getirmez.
   Bütün manevî inançları batıl sayan ve kızını materyalist felsefe ile yetiştiren doktor bir babanın hikâyesi olan  Bir Yudum Su (SY, s. 59-65.) birkaç bakımdan ilgi çekici bir hikâyedir. Materyalist bir doktor olan Hamit Bey, kızını itikatsız, açık vicdanlı, mesut, maddî bir genç kız olarak yetiştirmek emelindedir. Kendi nazariyelerini kızına tatbik etmek ister. Önceleri kan, ruh ve sevgi rabıtalarıyla bağlı insanların dünya gibi ahrette de ayrılmayacağına inanan kız çocuğu, sonraları ölülerin bir daha canlanmayacağı, mezarda çürüyeceği düşüncesine inanmaya zorlanır. Hayata maddî bir dünya görüşü çerçevesinden bakan Hamit Bey, ölen annelerinin mezarda susuzluktan yanmaması için dünyadaki susuzlara su verilmesi gerektiğine inanan 12 ve 17 yaşlarındaki iki kız çocuğundan esaslı bir ders alır.  Bu fakir iki kız çocuğu sayesinde kızına verdiği eğitimin yanlışlığını anlar. Kızı öldükten sonra bir çeşme yaptırır ve gelen geçene su dağıtır. Hayatı maddiyat ile anlamaya çalışmanın yaratacağı inanç boşluğunun insanları bedbaht edeceği ifade edilmek istenir. Reşat Nuri Güntekin, çocuğun eğitiminde manevîyatın ihmal edilemez bir yeri olduğunu ve eğer manevîyatın ihmal edilirse insanların mutsuz olacağını, manevî bir boşluk içerisinde kalınacağını söylemeye çalışır.
   Reşat Nuri Güntekin, Birol Emil’in de belirttiği gibi, “Ahlâk vaazları veren bir moralist, yahut idealist ahlâkçı değil, insan davranışlarını çok iyi müşahede eden ve onlardaki sebep-netice münasebetini anlamaya çalışan bir değerler savunucusudur. ”[5]Reşat Nuri Güntekin, çocukların eğitimi sırasında hiçbir zaman yalana, rüşvete ve dayağa başvurulmaması ve manevî duyguların gözardı edilmeden verilmesi gerektiğine inanmış ve bu inancını da hikâyelerinde işlemiştir.
   Reşat Nuri Güntekin’in hikâyelerinde şaşırtıcı zekâsı, afacanlığı ve masumiyetiyle karşımıza çıkan çocuk, kimi zaman aile saadetini kurtarmak için kendisini feda eder, kimi zaman çocukça yaptığı bir böbürlenmeyle babasının ölümüne sebep olur, kimi zaman da kendinden daha bîçare olan bir çocuğa kötü muamelede bulunur.
   Kendilerini ailelerinin saadeti için feda eden çocuklar, ilgi çekici bir konu olarak karşımıza çıkmaktadır. Reşat Nuri Güntekin’in romanlarında da çocukların sıklıkla ailelerin saadetlerini pekiştirdiği, çözülemeyecek gibi görünen meseleleri çözdüğü ve yıkılmak üzere olan yuvaları kurtardığı görülür.  Yazar âdeta bütün eserlerinde çocuklara böyle aslî  bir vazife yüklemiş gibidir.
   Mektuplar (SY, s. 101-108.) hikâyesinde babasına karşı duyduğu kin dolayısıyla ondan intikâm almak isteyen bir çocuğun, kendisinden beklenmeyecek derecede olgun davranarak bir yuvayı nasıl yıkılmaktan kurtardığı anlatılır. Annesini kendisini aldattı düşüncesiyle boşayan babasına karşı büyük bir kin besleyen çocuk, intikamını alacağı günün hayaliyle büyür. Çocuk, kendisinin bir leylî okula verilmesine, annesinin üzüntüden ölüşüne sebep olarak hep babasını görmektedir.
   Üvey annesinin babasını aldattığını öğrenen çocuk, babasından intikam almak için bir fırsat bulmuştur. Fakat üvey kardeşlerinin kendisi gibi bedbaht olmaması ve babasının kurmuş olduğu yeni yuvanın yıkılmaması için bildiklerini gizler. Böylece bir çocuk yıkılabilecek bir yuvayı kurtarmış olur.
   Çocuk Kavgası (LM, s. 35-42.) babasının aile saadetini kurtarmak için intihar eden bir kız çocuğunun hikâyesidir. Karsının ölümünden sonra iki çocuklu dul bir kadın ile evlenen Ali Rıza Bey, karısının çocukları ve kendisinin çocuğu arasındaki uyuşmazlıklardan hep kendi kızını mesul tutmaktadır. Çünkü Naciye hanım her akşam Pakize’nin kendi çocuklarını dövdüğünü ve onlara zulmettiğini Ali Rıza Beye söyler. Bunun üzerine Ali Rıza Bey de suçlu-suçsuz düşünmeden Pakize’ye yüklenir. Pakize bir gün babasına gerçekleri anlatır. O günden sonra Pakize’ye prenses muamelesi yapılmasını ister. Fakat Naciye Hanım buna tahammül edemez ve ayrılmak ister. Naciye Hanımın eşyalarını toplamaya başladığı gece, Pakize babasının saadetini düşünerek kendisinin ortadan kaybolmasıyla her şeyin düzeleceğini zanneder. İki gün sonra boynuna bağladığı taşla metruk bir köşkün kuyusunda intihar eden Pakize’nin, ölüsünü bulurlar. Küçük kız çocuğu intiharıyla babasının saadetini korumuş, yıkılmak üzere olan yuvasını kurtarmış ve ileride sürecek olan bir takım kavgaları da önlemiş olur.
   Cazibe [6]isimli hikâyede de Çocuk Kavgası’ında olduğu gibi anneleri ölen çocukların babası bir başka kadınla evlenir ve onun da iki çocuğu vardır. Çocuklar arasındaki kavgalar aile içerisinde huzursuzluklara sebep olmaktadır. Bu huzursuzluğu gidermek ve annelerine kavuşmak üzere iki çocuk bir balıkçı kayığına binerek denize açılır ve bir nevi intihar ederler. Burada da görüleceği üzere çocukların aile saadetini kurtarmak için kendi hayatlarını feda edişleri konu edilmektedir.
   Bunların dışında iki hikâyede aile saadetini bozan çocuklara rastlamaktayız. Bunlardan  Mavi Gözlü Çocuk (Oİ, s. 54-57.) isimli hikâyede çocuğun göz renginin ne kendisininkine, ne de annesininkine benzediğini fark eden adamın içine kurt düşer. Çocuğun kendisinden olup olmadığını anlamak için bir oyun tertipler. Ama  tertiplediği oyun tersine döner. Bu oyun neticesinde karısının kendisini aldatmasına ve kendisini terketmesine sebep olur. Böylece çocuğun göz rengi bir yuvanın dağılmasına sebep olur. Ama çocuk burada diğer hikâyelerde olduğu gibi aktif bir rol oynamaz.
   Eski Bir Yara (LM, s. 165-172.) isimli hikâyede ise bir çocuğun yersiz yere böbürlenerek babasının ölümüne sebep oluşu anlatılır. Annesinden üç yaşında öksüz kalan Halil, Guraba Hastanesinde kapıcılık yapan babasıyla yaşamaktadır. Sınıra yakın bir kasabada bulunan Halil ve babası, düşman saldırılarının başlayacağı günün korkusuyla yaşarlar. Bu kasabada Hıristiyan çocuklarıyla bir aradadırlar. Her çocuk, babası, kardeşleri hakkında kahramanlıklar anlatır ve kendilerine de pay çıkarırlar. Onlar arasında anlatacak bir vak'ası olmayan tek çocuk Halil’dir. Babası, bir gün hastahanede can veren  Hüdai Halim adında bir gönüllünün düşman askerlerini öldürerek onlardan aldığı çakı, yüzük ve defteri eve getirir. Halil bunları alarak Hıristiyan çocuklarına babası etrafında bir kahramanlık hikâyesi de yaratarak böbürlenir. Fakat pek geçmeden kasabaya giren düşman askerleri Hıristiyan çocuklardan öğrendikleri malumatla Halil’in babasını almaya gelirler. Babasını ellerini kelepçeleyerek meçhule götürürler. Halil bir anlık bir böbürlenmenin bedelini hayattaki tek varlığı olan babasını kaybederek öder.
   Reşat Nuri Güntekin’in sadece bir hikâyesinde çocuğun bir şantaj malzemesi olarak kullanıldığını görmekteyiz. Uğurlu Çocuk (Oİ, s. 81-83.) isimli hikâyede evin hizmetçisi olan genç kadın, evin beyi başta olmak üzere eve gelen aile efradının hepsine kendilerinden hamile kaldığı yalanını söyler. Bunun üzerine herkesten belirli bir miktar kendisine aylık bağlatarak zengin ve mutlu bir hayat sürer.
   Hasta Çocuk (TM, s. 167-171.) birkaç bakımdan Reşat Nuri Güntekin’in ilgi çeken hikâyelerinden biridir. Yazar burada hasta bir çocuğa, kendisinden daha âciz bir çocuğu dövdürerek, hırpalattırarak intikam aldırır. Aile, hasta çocuklarını gerek fakirlik dönemlerinde gerekse zenginlik dönemlerinde olsun doktor doktor gezdirir, çeşitli çareler denerler fakat çocuk bir türlü iyileşmez. Hasta çocuk, bir gün dışarıda kapının önünde otururken sokakta sakat bir dilenci çocuk görür. Onu kendisine çeşitli vaatlerle yaklaştırır ve iyice yanına yaklaştırdıktan sonra vahşi bir hırsla dilenci çocuğu dövmeye başlar. Bu vak'a hasta çocuk üzerinde âdeta bir mucize tesiri yapar. Hasta çocuğun yüzüne pembelik, gözlerine fer gelir. Reşat Nuri Güntekin, hikâyesini şu sonuç paragrafıyla bitirir: “Hasta çocuk, nihayet kendinden daha bir düşkününü bulup ezmiş; insanlığın şeref sahibi olma ve gururunu duymuş, yaşamının tadını tatmıştı. ”
   Âdeta bir insanlık dersi vermek için yazılmış intibaı uyandıran bu hikâyede yazar, insan psikolojisinde bulunan kendinden güçsüzü ezme zevkini, çocuk kahramanlarıyla yansıtmaya çalışır.
   Bir başka ilgi çekici hikâye ise Askerin Dönüşü (SY, s. 94-100)dür. Asker olan Ali, Kamber Dayısından âdeta felâketler yumağı olan haberler işitir. Karısı, Ali öldü diye başkasıyla evlendirilir. Çok küçükken bir hastalık geçirerek dilsiz kalan kardeşi, çocuk yaşta olmasına rağmen askere alınır, askerden kaçması üzerine de kurşuna dizilir. Kınalı Kuzu lakabını verdiği kardeşi, sadece ağabeyi Ali’nin sevgisinden, şefkâtinden anlar. Bu hikâyede yanlış anlama sonucu kaybedilen bir çocuğun dramı verilir. Dilsiz bir çocuğun öldürülüşünün oluşturduğu duygusal hava Ahmet Hamdi Tanpınar’ı haklı çıkarır mahiyettedir: “Reşat Nuri Güntekin’in eserleri asıl lirizmi, büyük mânâda üslûp sıcaklığını çocukla karşılaşınca bulur. ”[7]
   Uzun yıllar öğretmenlik ve müfettişlik yapan, Reşat Nuri Güntekin, Anadolu’yu gezmiş ve gezdiği yerlerde bir eğitimci sıfatıyla çocukları iyi gözlemlemiş ve bu gözlemlerini tecrübeleriyle birleştirerek eserlerinde kullanmıştır. Ayrıca bu gözlem ve izlenimleri eserlerinde çocuklar üzerine ayrı bir hassasiyetle eğilmesini sağlamıştır. Aile içerisindeki rollerinden, eğitimlerine kadar genişçe bir yelpazede çocukların ruh dünyası onun eserlerinde en ince ayrıntılarına kadar derinliğine işlenmiştir.
   Reşat Nuri Güntekin’in yazar dikkatini öğretmen hassasiyetiyle birleştirerek yazdığı hikâyelerinde çocuğun, yetişkin insanların dahi yapamayacağı fedakârlıkları yaparken ve kendisinden beklenmeyen hassasiyetlere sahip olarak problemleri çözerken görürüz. Yazar çocukları hiçbir zaman bir araç, bir propaganda malzemesi olarak düşünmemiştir. Aksine çocuklara yüklediği vazifelerle onların hayatımızın vazgeçilmez birer unsuru olduklarını ve bu sebepten eğitimlerinin her şeyden daha önemli olduğunu vurgulamaya çalışmıştır.
--------------------------------------------------------------------------------

[1]Geniş bilgi için bkz: Hülya Argunşah, “Çocuk Edebîyatı”, Türk Aile Ansiklopedisi, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yay., Ankara 1991, s. 290-301.; “Edebîyatımızda Çocuk”, Türk Aile Ansiklopedisi, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Yay., Ankara 1991, s. 292-301
[2]M. Orhan Okay, Kültür ve Edebîyatımızdan, Ankara 1991, s. 43.
[3]Hikâyeleri için bkz. Oğuzhan Karaburgu, Reşat Nuri Güntekin’in Hikâyeleri Üzerinde Bir İnceleme, (Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Cumhuriyet Ünv. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sivas 2001.
[4]Birol Emil, “Reşat Nuri Güntekin’in Romanlarında Çocuk Problemi”, Mehmet Kaplan’a Armağan, Dergâh Yayınları, İstanbul 1984, s. 92-100.
(*)Metin boyunca alıntı yaptığımız kitapların baskıları şunlardır: (TM) Tanrı Misafiri, İnkılâp Kitabevi, 22. baskı, İst., 1995, 175s., (SY) Sönmüş Yıldızlar, İnkılâp Kitabevi, İst., 1997, 174s., (LM) Leyla ile Mecnun, İnkılâp  Kitabevi, İst., 1995, 271s., (Oİ) Olağan İşler, İnkılâp  Kitabevi, 8. baskı, İst., 1990, 176s.
[5]Birol Emil, Reşat Nuri Güntekin, KTB Yay.,Ankara 1989, s. 74-75.
[6]Reşat Nuri, “Cazibe”, İnci, Nu. 12, 1 Kânun-ı sâni 1335, s. 14 –15.
[7]Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebîyat Üzerine Makaleler (Haz. Zeynep Kerman), İstanbul 1992, s. 442.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Yorum Yazın

Yorum yazarken Türkçe imla kurallarına uyarsanız sevinirim.


Arama
Beni yukari isinla