Uyanmak

U Y A N M A K


O gün, uzun unutma seanslarına benzeyen uykundan her zamankinden farklı bir şekilde uyandın. İçinde senden habersiz işleyen biyolojik saat uyandırdı seni. Kurup başucuna koyduğun saatin seni uyandırmasına daha otuz iki dakika yirmi beş saniye vardı. Gözlerin her zamankinden farklı açıldı dünyaya. Karşı duvardaki tabloya baktın. Bu zamana kadar, o tablo da odanın herhangi bir yerinde duran herhangi bir eşya gibi duruyordu. Belki de bakılıp görülmemekten asılı olduğu yerde, kendi uzletinde eskimişti. Tablodaki renkler solmuş, ağaçları yaprak dökmüş, mavisi uçarak beyaza yaklaşmış göğünde kuşları uçmayı unutmuş, patika yolun ortasında bir karartı gibi görünen kadın da zamanın bir anında donmuştu sanki. Gözlerin tabloda takılı kaldı. Sanki rüyanda bir şeyler gördün, rüyayı devam ettirmek ister gibi gözlerini o tabloya diktin. Kırmızı şapkalı kadının kırmızı şapkasını seçti gözlerin. Tablonun orta yerinde bir tek o şapka bütün kırmızısıyla geçip giden yıllara, bakılıp görülmemelere direndim diyordu. Ve sen o kadının o kırmızı şapkasına bakarken, kadın bilinmeyen bir zamanda donmuş halinden hiçbir şey kaybetmeden duruyordu tablonun orta yerinde. Gözlerinde o kırmızı şapka büyüdükçe büyüdü. Her taraf nar kırmızısı bir renge büründü. En çok da pencereni boydan boya kaplayan, yere değen kısmında ince kıvrımlarla birbirine dolanmış bir çiçek bahçesine benzeyen perdeni kırmızıya bürüdü. Belki de bunun için gün batımı mı, gün doğumu mu olduğunu anlayamadın sen. Bir rüya hali senin dışında devam ediyordu ve sen odanı kaplayan sisin, rengin, ağaçların, rengi solmuş göğün, uçmayı unutmuş kuşların arasında zamansız bir âna gözlerini açtın.

İlk kez bu sabah uykunun sana hiçbir şeyi unutturmadığını anladın. İçinde çoğalan ses seni büyük bir boşlukta hissettirdi. Kalkmazsan bir daha hiç uyanamayacakmış, sonsuz bir uykunun içinde kalacakmışsın gibi korkuya benzer bir şey vücudunda dolandı. Bütün gücünü toplayıp doğruldun. Kısa bir tereddütten sonra yatağının hemen yanı başında duran gece yatarken fırlatıp attığın terliklerini ayağına geçirmek istedin. Sol tekini buldun, diğer eşini bulmak için odanın zeminine ağır hareketlerle göz gezdirdin. Komodinin altında yarısı içerde, yarısı dışarda duran terliğin diğer eşini de ayağını sürüyerek giydin. Gerisin geriye yatağın kenarına iliştin. Kollarını iki yana açarak bir süre yüzünü yere düşürüp durdun. Yataktan kalkmak o an sana dünyanın en müşkül işi gibi geldi. Sonra yine gözlerin kırmızı şapkalı kadının şapkasına gidip takıldı. Kadının arkasından gidip omzuna dokunasın geldi. Yüzünü merak ettin kadının. Acaba yüzünde çizgi çizgi bir hüzün mü vardı, yoksa bir yere yetişmenin telaşı mı, ya da içinde taşıdığı binbir çiçekli baharı sevdiğine ulaştıracak olmanın heyecanı mı? "Affedersiniz" diye seslensen, karartı birden canlanacak, kuşlar uçmaya başlayacak, ağaçlar yeşile boyanacak, gökyüzü göz kamaştırıcı bir ümit mavisine bulanacak, kararsız, bir köşeye iliştirilmiş gibi duran güneş neşeli bir çocuk şarkısına dönüp ışıyacakmış gibi geldi sana. Sonra acemice tablonun sağ tarafına iliştirilmiş, imzadan daha çok karalamayı andıran isim dikkatini çekti. Gözlerini kısarak dikkatlice baktın. "S" harfine benzeyen bir kavis ile başlıyordu imza. Başını biraz daha ileriye uzatarak "Sadık yazıyor galiba" dedin. Evet, ressam tablonun sağ köşesine imzasını "Sadık" diye atıvermişti.

Sen bu ismi kendi kendine tekrarlarken, oda birden Sadık ismi ile çalkalandı. Pencerenin hemen kenarındaki kuşlar kanatlarını büyük bir telaşla çırparak kanatlandılar. Ağaçlar nerden estiği belli olmayan bir rüzgâr ile ürperdi. Yaprakların yeşili daha canlı bir yeşile döndü. Uykularının yarısını sıcak yataklarında bırakan, yarı uykulu işlerine gitmeye çalışan insanların üzerinden biraz önce ağaçları ürperten rüzgâr bir hışımla geçti. İnsanlar da irkildi. Yanlarından geçip gittikleri insanları farkettiler. Bakkallara, marketlere ekmek yetiştirme telaşında olan bir kamyonun yarı aralı camından bir türkü sıcak ekmeklerin buğusu gibi caddeyi, adımları hızlanan insanları, ağaçların parlayan yeşil yapraklarını aşarak senin odana doldu. Hiç teklifsiz, birden bire geldi sol yanına dokundu bu türkü: Benim sadık yârim…

Annenin sesi kulaklarında değil, içinin en derin yerinde yankılandı. Duru bir pınar çağıldadı olanca gürültüsü ile… Annen bu türküyü ne çok söylerdi. Ama sesi sadece "benim sadık yârim…" kısmına kadar gür çıkardı. Sonrası sanki yokmuş gibi, türkü üç kelimeden ibaretmiş gibi fısıltıya benzer bir sesle geçiştirilirdi. Ev işlerini yaparken, mutfakta yemek yaparken annenin dilinde hep bu türkü vardı. Ne hikmetse babanın evde olduğu zamanlarda annenin bu türküyü söylediği vaki değildi.

Birden büyük bir sırrı çözmenin eşiğinde hissettin kendini. Bir adım daha atsan, annenin yüzünde bulanıp bulanıp uzaklaşan hüznü, babanın çatılan kaşlarının arkasında saklamaya çalıştığı kızgınlığı çözecekmişsin gibi geldi. Bir şeyler bulmuştun. Bu bulduğun her ne ise onu sımsıkı kavramak istiyor, ellerinin arasından kayıp gitmesine izin vermemek için çırpınıyordun. Tek bir adım kalmıştı, sisleri dağıtmaya, perdeleri aralamaya, hüzünleri, acıları, nasıl olduğunu bilmediğin sevinçleri anlamaya bir adım kalmıştı. İçini tarifsiz bir ürperti kapladı. Ellerinle yüzünü kapatıyor, sonra ellerini belinde nereye koyacağını şaşırmış vaziyette oranı buranı yokluyordun. Sonra yine telaşla elini alnına koyuyor, sonra dudağınla oynuyor, sonra ellerinin daha önce nerede durduğunu hatırlamaya çalışıyor, unutuyor, sonra boşluğa salıyordun ellerini. Yataktan kalktın. Odanın içinde dolanırken buldun kendini. Odanın ortasında zınk diye durdun. Gözlerin yuvalarında hızlı bir şekilde gidip geldi birkaç kez. İşte o an sisler dağıldı, perdeler yıkıldı. Anladın. Çözdün sırrı…

Yazları ailece gittiğiniz tatil köyü sislerin içerisinden aydınlanarak geldi, gözlerinin önünde durdu. Yan taraftaki yazlık… Şu bahçesinde rengârenk çiçekleri olan… Hani giriş kapısının üzerini baştan başa kaplayan begonvillerin olduğu yazlık… Sonra dağınık kıvırcık saçları, salaş kıyafetleri ve insanın içine işleyen ateşîn bakışları… Sonra ta dış kapıdan sıcaklığıyla kendisine çeken, karşı konulmaz bir sarmalın içine çekip alan tebessümleri… Kalem gibi ince, uzun, sigaradan sararmış parmakları…

Annenin ağlamaklı, sararan fotoğrafları andıran sesi geldi göğüs kafesinin çeperlerine çarpa çarpa yankılandı. Babanın vefatından sonra çıkarıp yatak odasının duvarına astığı bu tabloyu, ölümüne yakın çok değerli bir şey emanet ediyormuşçasına sana verirken fısıltıyla "bu sana emanet, bunu ziyan etme" deyişini hatırladın.

Seni kör bir kuyuya ittiler. Büyük bir gürültü ile kuyunun en karanlık yerine düştün. İçindeki ses kuyuda yankılanıp tekrar tekrar sana dönüyordu. Babanın yüzünde kendini gördün. Babanın öfkesi senin öfken oldu birden. Babana acıdın mı, kızdın mı bu yüzünden seçilmiyordu. İçinde yuvalanan yumru gibi bir şey vardı. Babanın bakışları geldi gözlerine yığıldı.

Annenin susuşları da, annenin iç çekişleri de, annenin kırık kanatları da, annenin uzaklara bağlanmış bakışları da, onca yolları, yılları aşarak geldi göğüs kafesinin içine hapsoldu. Annen ve baban şimdi içindeydiler. Ayaktaydın ve herhangi bir yere ağırlığını vermekten korkarak başını yukarı kaldırdın. Gözünün görebildiği ve sen ona baktıkça küçülen ve nihayet küçüle küçüle bir noktaya dönüşen aydınlık kayboldu. Artık uykuya benzer bir karanlıktaydın.

O gün, her zamankinden farklı uyandın. Uzun unutma seanslarına benzeyen uykundan, o gün farklı uyandın.

Uyandın…

 

Türk Edebiyatı, S.494, Aralık 2014.


Benzer Yazılar

Yorumlar

Yorum Yazın

Yorum yazarken Türkçe imla kurallarına uyarsanız sevinirim.


Arama
Beni yukari isinla