Kürk Mantolu Madonna Üzerine. . .

     KÜRK MANTOLU MADONNA ÜZERİNE. . ./ Arş. Gör. Oğuzhan KARABURGU

     ( Yayımlanma Yeri: Harun Güngör Armağanı,Kesit Yayınları, İstanbul, 2010,s.239-252)

     Türk edebiyatında ismini daha çok hikâyeci olarak duyuran Sabahattin Ali, roman sahasında da üç eser vermiştir. Bunlar Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna’dır. Bizim incelememize konu olan Kürk Mantolu Madonna[1], önce 18 Aralık 1940 - 8 Şubat 1941 tarihleri arasında Hakikat gazetesinde “Büyük Hikâye” başlığı ile tefrika edilir sonra da 1943 yılında Remzi Kitapevince kitap olarak basılır. [2] 

     A. Dış Yapı

     Roman mı Hikâye mi?

     Eserin önce “büyük hikâye” başlığı ile tefrika edilmiş olması –herhâlde hacmi buna en büyük etkendir[3]- daha sonra da roman başlığı ile kitap olarak yayını Kürk Mantolu Madonna’nın türü konusunda kimi tereddütleri beraberinde getirmiştir. Her ne kadar hacmi sebebiyle uzun ya da büyük hikâye olarak düşünülse de eser yapısı itibarıyla romandır.

     Kürk Mantolu Madonna’da Ne Anlatılır?

     Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf ve İçimizdeki Şeytan romanları düşünüldüğünde Kürk Mantolu Madonna’nın önceki iki romanından farklı bir çizgide olduğu görülür. Sipariş üzerine yazılmış olması ve siparişi verenin yönlendirmesi elbette Kürk Mantolu Madonna’yı siyasetten, sosyal konulardan uzak, daha çok aşk merkezli bir roman hâline getirmiştir[4]. Fakat Sabahattin Ali’ye has sıcak, samimi ve güzel Türkçe bu romanda da devam etmiş ve ortaya zevkle okunan bir roman çıkmıştır. Bu zamana kadar pek çok kişi Sabahattin Ali ve Kürk Mantolu Madonna hakkında fikir beyan etmiş, yorumlarda bulunmuştur. Ortak düşünce Sabahattin Ali’nin diğer romanları ve eserleri düşünüldüğünde bu romanında sosyal konulardan ve siyasetten uzak durduğu, merkeze aşk konusunu koyduğu yönündedir. Tahir Alangu, Kürk Mantolu Madonna’yı büyük hikâye olarak değerlendirmekle birlikte, bu eserin eski aşk romanlarının kalıplaşmış düzeni içinde yürüdüğünü fakat anlatışta, düzende, ruh çözümlemelerinde yazarın ustalığının görüldüğünü ifade eder[5]. “Duygulu bir gerçeklikle ve ruh çözümlemelerine geniş ölçüde yer verilerek çevresiyle bağdaşamayan, tatminsiz, intibaksız, aydın kişinin dramı anlatılır”[6] diyen Konur Ertop, daha çok “aydın” olarak nitelendirdiği Raif Efendinin dramı üzerine yoğunlaşarak bir hüküm vermektedir. Ancak Raif Efendiyi “aydın” olarak nitelemek doğru değildir. Raif Efendi, edebiyata ve okumaya meraklı romantik mizaçlı ortalama bir insan tipidir. İbrahim Tatarlı ise roman hakkındaki düşüncelerini farklı bir noktada konumlandırmıştır: “Uzun hikâyenin konusu, kapitalist toplumda burjuva çevrelerin tutum ve ahlakından yüz çevirerek, bütün insanlardan güvenini kesip kendi benliğine kapanan burjuva aydınların veya namuslu emekçi aydınların endividüalizmidir.”[7] Asım Bezirci, “katıksız bir aşk hikâyesi” olduğu söylenebilir[8] derken İnci Enginün, aşk konusunun ön planda olduğunu belirtir[9]. Ramazan Korkmaz da ana temanın ve motive edici gücün aşk olduğunu belirtir[10]. Bütün bu hükümlerden anlaşılacağı üzere romanın -kimilerine göre ikinci planda olsa da- büyük oranda aşk üzerine inşa edildiği söylenebilir. Aşk, Sabahattin Ali’nin kişiliğinin bir yansıması olarak bütün eserlerine sirayet etmiş bir olgu ve konudur. Kürk Mantolu Madonna ise, aşk konusunun baskın olduğu ve merkezde durduğu bir romandır.

     Romanı aşk konusu dışında kökenleri Oblomov’a kadar vardırılacak bir antikahramanın[11] romanı olarak da okumak mümkün.

     Yazılış Hikâyesi

     Sabahattin Ali eserlerini yazarken hazırlık devresi diyebileceğimiz bir dönem geçirir. Bu zaman zarfı içerisinde kafasında yazacağı hikâyeyi ya da romanı kurgular. Kimi zaman bu tasarım ve kurgularını yakın arkadaşlarına okuyarak onların fikrini alır kimi zaman da hikâye ya da romanını anlatırken şekillendirir. Bu konuda Sabahattin Ali’nin kızı ve eşinin söyledikleri konuyu aydınlatacak mahiyettedir: “Babam, yazacaklarını uzun zaman kafasında planlar, evirip çevirir, kısa notlar alırdı. Böyle zamanlarda çok dalgın olur, yanında top patlasa duymazdı.”[12]. Sabahattin Ali’nin eşi Aliye Ali de aynı duruma işaret eder : “Sabahattin roman ve hikâyelerini çok rahat yazıyordu. Oturma odamızda radyo çalarken eserlerini yazmak onu rahatsız etmezdi. Kendisini bir işe verdiği zaman gürültüyü ve etrafı unutabiliyordu. Bugün hikâye ve romanları muhtelif gazetelerde tefrika edildikten sonra kitap halinde çıkmıştır. Gazeteye günlük tefrika yetiştirirken, evde misafir de olsa aynı odada bir kenara çekilip yazar, gazeteye yetiştirirdi. Yalnız roman ve hikâyelerini yazmaya başlamadan evvel 5-6 ay not alır, kafasında onları hazırlardı. Neticede yazarken kafasındakiler birbiri arkasına kağıda dökülebiliyordu sanırım.”[13]

     Kürk Mantolu Madonna romanının da Sabahattin Ali’nin kafasında yıllar önce hazırlandığını ilk fırsatta da yazıya dökülerek yayımlandığını belirtelim. Sabahattin Ali’nin Mediha Esenel’e söylediği şu sözler bunu doğrulamaktadır: “Son zamanlarında yazdıklarından ‘Kürk Mantolu Madonna’ arkadaşları tarafından, ‘fazla romantik, anlamsız bir yapıt’ olarak eleştirildi. Şöyle yanıtladığını anımsıyorum, ‘Ne yapayım, bu eser benim kafamın içinde yıllar öncesinden hazırlanmıştı, yazıya dökmemek imkânsızdı.’”[14]

     Niyazi Ağırnaslı’nın verdiği bilgiye göre Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna romanını askerdeyken tefrika etmeye başlamıştır. “Sabahattin Ali Kürk Mantolu Madonna’yı bu çadırda yazmaya başladı. Bana ilk birkaç sayfalık müsveddelerini okumuştu. Kabul etmek gerekir ki, bu Sabahattin’in en güzel yapıtı değil. Bir akşam geldiğinde Zekeriya Sertel’le görüştüğünü iki, üç gün içinde gazetede tefrika edilmeye başlanacağını söyledi. Çok şaşırdım ve telaşlandım. Tamamlamadan ya da sona yaklaşmadan anlaşma yapmanın, kitabın tefrika edilmesini kabul etmenin yanlış olacağını söyledim. Teğmen maaşına kalmıştı. Eşini ve küçük Filiz’i besleyebilmek için bu zorunluydu. Doğrusu ben bunu yine de içime sindiremedim.”[15]. Sabahattin Ali, bu romanını içinde bulunduğu bütün olumsuz şartlara rağmen bitirmek için üstün bir gayret sarfetmiştir. Belki bu gayrette Niyazi Ağırnaslı’nın belirttiği gibi romanını yazımı henüz bitmeden tefrikayı kabul etmiş olmasının getirdiği bir zorunluluk da vardır. “(…) Sabahattin bir seferinde kol bileğini çatlatmıştı. Günlerce çadırdan çıkmadı. Bir tenekeyle su ısıtırlar, çadırına korlardı. O çatlamış şiş kolunu sıcak suya daldırır bir taraftan da Kürk Mantolu Madonna tefrikasını tek eliyle çiziktirmeye çalışırdı.”[16]

     B. İç Yapı

     Sabahattin Ali, yapısı bir çerçeve hikâye ile bir iç hikâyeden meydana gelen pek çok hikâye yazmıştır. Yazar; “Hasan Boğuldu”, “Birdenbire Sönen Kandilin Hikâyesi”, “Köstence Güzellik Kraliçesi”, “Candarma Bekir”, “Kafa Kağıdı”, “Bir Şaka”, “Duvar”, “Bir Mesleğin Başlangıcı”, “Sulfata”, “Katil Osman” ve “Çilli” gibi hikâyelerinde yetkin bir şekilde uyguladığı bu tekniği, Kürk Mantolu Madonna isimli romanında da uygular. Sabahattin Ali’nin bu tarzdaki bir yapıyı sıklıkla kullanması, hiç şüphesiz onun sanat anlayışında önemli bir yeri olan ‘gerçeklik’ anlayışıyla birlikte halk hikâyelerine ve geleneksel anlatılarımıza olan ilgisinden kaynaklanmaktadır. Kürk Mantolu Madonna’da geleneksel anlatılarımızın teknik, dil ve muhtevasına uygun bir yapıyı modernize edilerek kullanılmıştır.

     Helezonik Bir Vaka

     Roman, Sabahattin Ali’nin pek çok hikâyesinde görülen bir tarzda; bir çerçeve vaka ve onun içerisine yerleştirilmiş iç bir vaka ile kaleme alınmıştır. Kürk Mantolu Madonna helezonik bir vaka yapısına sahiptir. Romanın esas vakası içteki vaka, yani Raif Efendi’nin hüzünlü ve aşk acısı odaklı hikâyesidir.

Kürk Mantolu Madonna Üzerine. . .

A- Çerçeve Hikâye/Vaka : İsimsiz anlatıcının hikâyesi, 1933, Ankara.

B- İç Hikâye/Vaka : Raif Efendi’nin hikâyesi, 1918 ya da 1921-1923, Berlin.

C- Geçiş Noktası : İsimsiz anlatıcının Raif Efendi’nin hatıratını okumaya başlama anı.

     Romanda iki ‘hikâye’, iki mekân, iki zaman ve bunların kesiştiği bir ‘an’ vardır. İlk hikâye isimsiz anlatıcının, ikinci hikâye ise Raif Efendinin başından geçen bir aşk hikâyesidir. Birinci mekân Ankara, ikinci mekân Berlin’dir. Birinci hikâye 1933 yılında, ikinci hikâye yani Raif Efendinin hikâyesi ise 1933 tarihinden 10-15 sene (s. 48) geriye gidilerek tespit edilebilecek bir zaman diliminde yaşanır.

     Kürk Mantolu Madonna kahraman (ben) anlatıcının “Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır.”(s. 11) dediği Raif Efendiyi tesadüf eseri nasıl tanıdığını anlatmasıyla başlar ve Raif Efendiye ait hatıratı okuması ile biter. Bu çerçeve vakanın içerisine bir iç vaka yerleştirilmiş ve bu iç vakada da Raif Efendinin macerası ve hikâyesi anlatılmıştır.

     İsimsiz anlatıcı bankadaki işinden çıkarıldıktan sonra maddi sıkıntı çekmeye başlar. Bir gün gezerken okul sıralarından tanıdığı arkadaşı Hamdi’ye rast gelir. Hamdi makine vesaire komisyonculuğu yapan aynı zamanda orman kereste işleriyle uğraşan bir şirkette müdür muavinidir. Arkadaşına kendi çalıştığı yerde iş ayarlayan Hamdi, onu Raif Efendi ile aynı odaya yerleştirir. Aynı odada çalışmaya başlayan isimsiz anlatıcı ile Raif Efendi arasında bir yakınlık oluşur ve isimsiz anlatıcı Raif Efendinin evine de gidip gelmeye başlar. Raif Efendi kendi kabuğuna çekilmiş, silik, tepkisiz bir adamdır. İşyerinde olduğu gibi evinde de pek itibar görmez.

     Romanın olay örgüsünü oluşturan temel çatışmalar Raif Efendi merkezlidir. Raif Efendinin bastırılmış ve sindirilmiş kişiliğinin oluşmasında ailesi ile yaşamış olduğu çatışma önemli bir yer işgal eder. Eserin kompozisyonunu Raif Efendi ile ailesi, Raif Efendi ile mesai arkadaşları ve Raif Efendi ile eşi ve çocukları arasındaki çatışmalar oluşturur. Bu çatışmalarda Raif Efendi pasif bir rol üstlenirken çatışmanın karşı güçleri hep baskındır.

     Raif Efendi bir gün hastalanır ve hastalığı onu ölüme götürecek kadar ilerler. Ölmeden önce de anlatıcıya kendisine ait bir hatıra defteri bırakır. Raif Efendi bu defterde -aynı zamanda romanın iç hikâyesini oluşturan- vaktiyle gittiği Almanya’daki hayatını ve yaşadığı bir aşk macerasını anlatmaktadır. Anlatıcı ile birlikte okuyucu da bu hatıratın sayfalarından Raif Efendinin gönül macerasını okur. Onu hayata ve insanlara karşı kayıtsız yapan amiller de bu vesileyle öğrenilir.

     Kürk Mantolu Madonna, ustaca kurgulanmış bir romandır. Özellikle merak unsuru son sayfaya kadar okuyucuyu kendisine bağlar. Yazar merak ve gerilimi en üst düzeye taşımak için ilk vaka halkasında düğümler atar. Sonraki sayfalarda bu düğümleri yavaş yavaş çözümlemek ve beklenmedik ve çarpıcı sonlar tasarlamak suretiyle romanı merakla takip edilir bir hâle getirir.

     İki Anlatıcı, İki Bakış Açısı

     Romanda çerçeve ve iç olmak üzere iki hikâyenin bulunduğu yukarıda belirtilmişti. Bu tabii olarak iki mekân, iki zaman ve iki bakış açısını da beraberinde getirir.

     Romanda hem çerçeve vakada hem de iç vakada kahraman (ben) anlatıcı tercih edilmiştir. İki anlatıcının kimliği kahraman (ben) anlatıcı olmakla birlikte nitelikleri, bakış açıları farklıdır. Çerçeve vakanın anlatıcısı banka memuriyetinden henüz ayrılmış, arkadaşının himmetiyle bir iş bulabilmiş, edebiyat meraklısı, yirmi beş yaşını doldurmamış bir gençtir. Sabahattin Ali’nin “Hasan Boğuldu” hikâyesinde olduğu gibi isimsizdir. Bu isimsiz anlatıcı bakış açısında objektif bir tavır sergilemiş, olaylara öznel yorumlarını katmamaya gayret göstermiş, çevredeki kişilerin duygu ve düşüncelerini objektif olarak göz önüne sermeye çalışmıştır. Dolayısıyla ben anlatıcı müşahit bir tavır içerisindedir. Yazar, iç vakanın anlatımını Raif Efendiye verir. Raif Efendi, kendi hâlinde hayata ve insanlara karşı kayıtsız, sessiz, silik bir adamdır. İç hikâyeyi Raif Efendi’nin hatıratından aktarılan olaylar oluşturur. Çerçeve hikâyedeki anlatıcının aksine iç hikâyedeki anlatıcı daha öznel bir bakış açısını benimser. Olaylar, kişiler hep Raif Efendinin bakış açısından nakledilir. Anlatım tarzı olarak hatıratın seçilmesi, hiç şüphesiz bu öznelliği daha belirgin kılar.

     Ankara-Berlin Hattı ve Zaman

     İsimsiz anlatıcının var olduğu çerçeve hikâyedeki anlatma zamanı ile vaka zamanı arasında birkaç aylık bir zaman dilimi vardır. “Şimdiye kadar tesadüf ettiğim insanlardan bir tanesi benim üzerimde belki en büyük tesiri yapmıştır. Aradan aylar geçtiği halde bir türlü bu tesirden kurtulamadım.” (s. 11) ifadesi isimsiz anlatıcının aylar önce yaşadığı bir olayı ve üzerinde bıraktığı tesiri aradan ‘aylar’ geçtikten sonra aktardığını düşündürür.. Kozmik zaman ise isimsiz anlatıcının ‘aylar’ ifadesini doğrular mahiyette sonbahardan şubat sonuna kadar uzanan bir zaman dilimidir. İç vakada bu zaman aralığı 10-15 seneyi bulur. Hâlden (20 Haziran 1933) geçmişe dönülerek 10-15 sene önce yaşanan olaylar hatıra defteri vasıtasıyla okuyucuya aktarılır. “Fakat mademki bir kere yazmaya karar verdim, her şeyi sükûnetle ve baştan anlatmalıyım… Bu takdirde birkaç sene, hatta on on iki sene geriye gitmek lazım… Belki de on beş… Fakat sıkılmadan yazacağım.” (s. 48). Geriye dönülerek aktarılan 10-15 senelik zaman, romandaki sosyal/tarihî zaman unsurlarıyla belirginleştirilir. “Umumi harbin son seneleri (s. 48) mütareke seneleri (1918)(s. 51), mütarekeden sonrası (s. 48), Sanayi Nefise Mektebinin faal oluşu (s. 49), düşmanın vatandan kovularak millî ordunun Havran’ı kurtarışı (s. 68), Arap harflerinin hâlâ kullanılıyor olması (s. 143) gibi romanda kullanılan zaman ifadeleri sosyal/tarihî zamanı belirginleştirmektedir.

     Romanda iki vaka olduğu için, iki de mekân vardır. Çerçeve vakanın mekânı Ankara, iç vakanın mekânı ise Berlin’dir. “Sabahattin Ali’nin romanlarında mekân; anlatılan olayların içeriği, yazarın niyeti ve kahramanların ruhi yapısıyla ilgili mesajları içinde taşıyan canlı ve fonksiyonel bir unsur olarak dikkat çeker. ”[17] Kürk Mantolu Madonna romanında da kahramanların içinde bulundukları duygusal ve ruhi durum ile bütünleşmiş mekân tasvirleri vardır. Mekân sadece olayların geçtiği bir sahne değildir. Roman kişilerini tanımlayan ve tamamlayan bir yapıya sahiptir. Özellikle tabiat bütün renkleriyle Sabahattin Ali’nin bütün romanlarında kendini hissettirir. Tabiat kimi zaman hüzünlere kimi zaman da mutluluklara eşlik eder. Özellikle mevsim tercihleri bu duyguları hep destekler mahiyettedir. Kürk Mantolu Madonna’da Maria Puder’in çalıştığı mekân, Raif Efendinin içinde bulunduğu gerilim ve heyecanı pekiştirir. Mekânın tasviri duygulara eşlik eder. Daha önceleri kendisi için sıkıcı ve iç karartıcı bir hâlde gözüken pansiyon, Maria Puder ile iyi geçirdiği bir günün sonunda çok daha farklı gözükür: “Karanlık merdivenli pansiyon bana pek şirin, koridorları dolduran bütün kokular hoş geldi” (s. 107). Raif Efendinin gözünden Berlin, gözleme dayalı bir bakış açısı ile tasvir edilir. İsimsiz anlatıcının Raif Efendinin evine giderken geçtiği yollar ve evinde gördükleri de gözlem tarafı ağır basan tasvirlerdir.

Kürk Mantolu Madonna’da mekânda bulunan unsurlar anlatılıp geçilmez. Her unsurun bir fonksiyonu vardır. Unsurlar anlatılmak istenen duyguyu, yaratılmaya çalışılan tabloyu, oluşturulmak istenen kimliği bütünler mahiyettedirler. Örneğin Raif Efendi’yi ziyarete giden isimsiz anlatıcının, Raif Efendi’nin evini bütün ayrıntılarıyla tasvirinde bu dikkat ortaya konmaktadır: “Evin içi hiç de zannettiğim gibi değildi. Yemek odası olarak kullanıldığı anlaşılan holde büyük ve açılıp kapanır bir masa, kenarda içi kristal takımlarla dolu bir büfe vardı. Yerde güzel bir Sivas halısı duruyor, yan taraftaki mutfaktan dışarı yemek kokuları vuruyordu. Kız beni evvela misafir odasına aldı. Buradaki eşya da güzel, hatta pahalı şeylerdi. Kırmızı kadife koltuklar, alçak ceviz sigara masaları ve bir kenarda kocaman bir radyo odayı dolduruyordu. Her tarafta, masaların üstünde ve kanepelerin arkalığında ince işlenmiş, krem rengi dantel ve gemi şeklinde yazılmış bir ‘Amentü’ levhası asılıydı.” (s. 25) Bu pahalı ve güzel eşyalarla kurulu olarak tasvir edilen salon, Raif Efendinin dışındaki ev ahalisinin nasıl rahat yaşadıklarını göstermeye yönelik gibidir. Aynı şekilde hayatın her cephesinde sindirilmiş, lüzumsuz addedilmiş ve itibar görmemiş bir adam olan Raif Efendinin hasta yattığı oda da salonla tezat teşkil etmesine rağmen onun kişiliğini pekiştirir mahiyette anlatılmıştır: “Raif Efendinin odasına girince büsbütün şaşırdım. Burası evin diğer taraflarına hiç benzemeyen, adeta bir leyli bir mektep yatakhanesi veya bir hastane koğuşu gibi yan yana bir sürü beyaz karyolaların dizili durduğu küçük bir odaydı. ”(s. 25)

     İsimsiz Anlatıcı, Raif Efendi ve Diğerleri…

     Kürk Mantolu Madonna romanının hacmiyle doğru orantılı bir şahıs kadrosu vardır. 164 sayfalık bir romanda on, on beş kadar kişinin varlığı, bu kişilerden çoğunun da figüratif karakterde olması bir tipolojik sınıflandırmayı mümkün kılmamaktadır. Öte yandan çerçeve hikâye ve iç hikâyedeki şahıslar, ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Zira çerçevede yer alan isimsiz anlatıcı, merkez konumunda ve başkişi fonksiyonundadır. Burada Raif Efendi ikinci derecede bir kahraman iken iç vakada kahraman anlatıcı ve başkişi konumundadır. Olaylar onun çevresinde gelişir. Çerçeve vakada nasıl isimsiz anlatıcıyı anlatıdan çıkarınca ortada kurgu ve vaka namına bir şey kalmıyorsa aynı durum iç hikâyede Raif Efendi için geçerlidir.

     Sabahattin Ali, hikâye ve romanlarındaki karakterleri yaratırken yakın çevresindeki pek çok kişiden bir takım özellikleri eserlerine yansıtır. Kimisi isimleriyle, kimisi karakterleriyle bu eserlerde yer alırlar. Yazarın kendi kişilik özelliklerinin de kimi zaman parça parça farklı karakterlerde kullandığı görülmektedir. Bizzat kendisi Ayşe Sıtkı’ya yazdığı bir mektupta “(…) yüz muhtelif eserde yüz muhtelif adam yaratsam her birine kendimden bir parça verebilecek kadar doluyum.”[18] der. Kürk Mantolu Madonna’da yer alan şahıslardan Raif Efendi’de Sabahattin Ali’den izler vardır. Raif Efendi’nin de Sabahattin Ali gibi Almanya’ya gittiği düşünülürse bu izleri takip etmek zor olmayacaktır. Sabahattin Ali ile birlikte Almanya’ya gidenlerden biri olan Melahat Togar’ın verdiği bilgiler değerlendirilirse roman kahramanı Raif Efendi ile Sabahattin Ali arasındaki kimi benzerlikler kolayca ortaya çıkar: “Koltuğunun altında, her zaman kitaplar vardı ve çoğu defa kalın bir sözlük. Daha Almanca’yı adamakıllı sökmeden, Alman edebiyatına dalmıştı. Durmadan okuyordu. Koltuğunun altındaki kitapları ile kurstaki arkadaşların alay konusu olmuştu.”[19] Romandaki Raif Efendi de Almanya’ya gittiğinde bir pansiyonda kalmaya başlar ve günlerini Almanca öğrenmek için kitap okumakla geçirir: “Yavaş yavaş kitap okumaya çalışıyor ve bu işten zamanla daha çok zevk duyuyordum. Bir müddet sonra bu adeta bir iptila halini aldı. Yatağın üzerine yüzükoyun yatarak kitabı önüme açar, yanı başıma eski ve kalın lügat kitabını kor, saatlerce kalırdım.”(s. 54-55). Raif Efendinin Almanya’ya gittiğinde ilk okuduğu yazarlar ile Sabahattin Ali’nin okuduğu yazarlar da yine aynıdır.

     Romana ismini veren Kürk Mantolu Madonna ile ilgili de birkaç anekdot vardır. Sabahattin Ali’nin arkadaşlarından Niyazi Ağırnaslı, “Ankara’da Hacıbayram yolu üzerinde Ticaret hanının ilerisindeki köşede bir gazino vardı. İki Macar hanım burada şarkı söylerdi. Bu iki arkadaştan birisiyle de sonradan ben arkadaşlık etmiştim. Sabahattin’in Kürk Mantolu Madonna’da ilham kaynağı bu hanımlardan birisiydi.”[20] der. Bir başka arkadaşı Muvaffak Şeref ise şu bilgiyi verir: “(…)Şimdi bunlar, Muzaffer Şerif de var o zaman, Amerika’ya gitti sonra, bunlar, o kızlardan biri birisine öteki ötekisine âşık olmuş. Benim haberim yok, bilmiyorum, beni boyuna zorluyorlar, gidiyoruz Camlı Köşk’e. Şimdi, Kürk Mantolu Madonna hikâyesindeki tip onun âşık olduğu kızlardan biridir. Fiziksel olarak seçtiği tiptir.”[21] Sabahattin Ali, Ayşe Sıtkı’ya yazdığı bir mektupta “Almanya’da Frolayn Puder isminde bir hatuna ziyadesiyle âşıktım (Bu kadın arkadaşlar arasında 28 namıyla meşhurdu). (…) Şimdi bunu mırıldanınca sisli ve yağmurlu teşrinievvel günlerinde 28 ile müzelere veya sinemaya gidişim aklıma gelir”[22] ifadelerini kullanır. Özellikle bu kadının soyisminin romandaki Maria Puder ile aynı olması ve romanda yer aldığı gibi müze ziyaretleri dikkat çekicidir. Bütün bu bilgiler ışığında Maria Puder’in, Sabahattin Ali’nin hayatta tanıdığı birkaç kadının birleşimi olduğu söylenebilir. Maria Puder, tek bir kadın değildir. Fakat en çok da 28 namıyla meşhur olan kadındır.

     İsimsiz Anlatıcı:

     Edebiyata meraklı, kendi halinde, hayatını bir şekilde idame ettirmeye çalışan iddiasız bir tiptir. Kürk Mantolu Madonna romanında yer alan diğer şahıslar gibi kendi kendine yetmeye çalışan, zararsız, içine kapanık ve sadedir. Kürk Mantolu Madonna’da çizilen bütün tiplerin ihtirastan yoksun oluşları ve kavgalarını hep kendileriyle yapıyor olmaları ilgi çekicidir. İsimsiz anlatıcı da bunlardan birisidir.

     Raif Efendi:

     Raif Efendi, Kürk Mantolu Madonna romanının varolma sebebidir. Raif Efendi, çerçeve vakada merak unsurunun merkezinde oluşuna karşı isimsiz anlatıcının gölgesinde kalır. Fakat iç vaka baştan sona onun etrafında şekillenir. Raif Efendi, hayata ve insanlara karşı kayıtsız, kendi iç dünyasında kabuğuna çekilmiş bir şekilde yaşar. Onun bu yaşam tarzını başından geçen aşk macerası belirginleştirmişse de o zaten çocukluğundan itibaren silik, tepkisiz ve kendi âleminde yaşayan biridir.

     Raif Efendi iç hikâyede kendi ağzından ve çocukluğundan başlamak üzere anlatılır. Kendisine göre o, “Daima biraz beceriksiz ve mahcup”(s. 49), “küçükten beri hakikatten ziyade hayal dünyasında yaşayan sessiz”(s. 49), tabiatında “manasız denilecek kadar ileri giden bir çekingenlik” (s. 49) olan, çevresinde “aptal yerine” (s. 49) konan bir çocuktur. Kendisini müdafaadan aciz ve korkaktır. Yapabildiği en iyi şey bir kenara saklanıp ağlamaktır. Roman boyunca birkaç kez tekrarlanan ‘kadınsı’ bir tarafı da vardır. Yalnız bu cinsel davranış dolayısıyla değil, çekingenliği, korkaklığı, hakikatten çok hayal âleminde yaşıyor olması ve kendi içine sığınıp ağlamayı tercih edişi ile ilgilidir. Babası bu özelliklerinden dolayı ona sık sık, “Yahu sen kız olacakmışsın ama yanlış doğmuşsun!” (s. 50) der. Babanın sarf ettiği bu söz, çocuk Raif’te derin yaralar açar. Yetişkin bir erkek durumundayken bile onun bu ‘kadın gibi’liği dikkat çeker. Hatta bir konuşmalarında Maria Puder Raif Efendiye “Sizde de biraz kadınlık var(…) genç kızlara mahsus bir hal var”(s. 79) der. Raif Efendi çocukluğunda ailesinden işittiği bu sözü yetişkin bir erkekken de işitir ve buna üzülür: “Annemden ve babamdan çok dinlediğim bu lafı böyle ilk defa konuştuğum bir insandan duymak beni şaşırttı ve üzdü…”(s. 79).

     Raif Efendi arkadaşlarıyla oyun oynayacağı yerde evin bahçesinde veya derenin kenarında yalnız başına oturup hulyalara dalmayı (s. 50) tercih eder, bundan da büyük bir zevk alır. Gerçek hayattaki Raif ile tezat teşkil edecek kadar hulyalarında cesurdur. Okuduğu romanlar onu çok etkiler, hulyalarındaki cesareti de aslında bu romanlar ortaya çıkarır. Çevresinden uzak duruşu ise, kitaplarda tanıdığı kişileri etrafında bulamamaktan kaynaklanmaktadır: “Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?” (s. 52). Kendi iç âleminden çıkamayışının korkusu, Raif Efendiyi çeşitli uğraşılardan alıkoyar: “Bir zamanlar kendim de yazı yazmaya, hatta ufak şiirler karalamaya kalkmış, fakat bundan çabuk vazgeçmiştim: İçimdekileri herhangi şekilde olursa olsun dışarıya vurmak korkusu, bu manasız ve lüzumsuz ürkeklik yazı yazmama mâniydi. Yalnız resim yapmaya devam ediyordum. Bu iş bana, içimden bir şey vermek gibi gelmiyordu. Dışarıyı alıp bir kâğıda aksettirmekten, bir mutavassıtlıktan ibaret görünüyordu. Nitekim işin böyle olmadığını anlayınca bundan da vazgeçtim… Hep o korku yüzünden…” (s. 51)

     Raif Efendi, resim yapmanın da bir nevi ifade, bir iç ifadesi olduğunu İstanbul’da ve Sanayii Nefîse mektebinde öğrenir. Evde ve atölyede yaptığı resimlerin en manasızlarını hocalarına gösterir. Kendisine dair herhangi bir şey ifade eden, içinde kendisinden herhangi bir şey bulunan resimleri büyük bir titizlikle saklar, ortaya çıkarmaktan utanır. Bunların tesadüfen birinin eline geçtiğinde, çıplak ve mahrem hâlde yakalanmış bir ‘kadın gibi’ şaşırır, kıpkırmızı olur ve kaçar (s. 51). Zaten Raif Efendinin çocukluğundan tevarüs eden pek çok özelliğinden birisi de ‘kaçmak’tır. O hayat karşısında duruşunu hep mücadeleci olarak değil bırakıp kaçan biri olarak belirlemiştir. “Hayatımda hiç kimseye mukavemet etmeye alışmamıştım. Elimden gelen ancak kaçmaktı (…)” (s. 65). Bir kadın herhangi bir şekilde hoşuna gidince yaptığı iş ondan kaçmak olur (s. 60). Çocukluğundan getirdiği bu kişilik özellikleri gençliğinde ve yaşlılığında da devam eder. Kadınlara karşı utangaç ve sıkılgandır. Maria Puder’in resim galerisinde kendi kendisini çizdiği portresini görünce ona tutulur, onunla karşılaşmak fikri aklına gelince de bu fikirden korkar. 24 yaşındadır ve başından hiçbir kadın macerası geçmemiştir (s. 60): “Benim gibi hayatında hiç macerası olmayan bir erkeğin ilk defa böyle bir kadınla karşılaşması hakikaten korkunç olurdu. ”(s. 59). Raif Efendi’nin dünyasında kadın “maddilikten uzak, yaklaşılmaz bir mahluktur” (s. 60). Reel hayatta kaçtığı kadınlardan ancak hayallerinde sevişir: “Yalnız kaldığım zamanlar, kafamda canlanan bu kadınlarla, en usta âşıkların bile aklına gelmeyecek sahneler yaşar, sıcak ve zonklayan dudakların sarhoş eden tazyikini ağzımda, hakikatte olabileceğinden birkaç kat daha kuvvetli olarak duyardım.” (s. 60). Raif Efendi bütün çekingenlik, sıkılganlıkların yanında takıntıları da olan biridir. Günlerce “Kürk Mantolu Madonna” resminin olduğu sergi salonuna gider ve gün boyunca bu resmi seyreder.

     Raif Efendi, kendine kurduğu dünyanın tek sakinidir. O yalnızdır. Maria Puder’in “Berlin’de yalnızsınız değil mi?” sorusuna “(…) Tamamen yalnızım…Ama Berlin’de değil…Bütün dünyada yalnızım…Küçükten beri…” (s. 79) cevabını verir. Maria Puder kendisini erkek gibi olduğu için yalnız hissederken, Raif Efendi bir erkek olduğu hâlde yalnızdır ve pek çok kişi onun kız gibi olduğundan bahseder.

     Sabahattin Ali, Raif Efendi tipini çizerken en ufak ayrıntıları dahi atlamaz. Onu okuyucunun gözünde her şeyiyle tecessüm ettirir. Raif Efendiyi tamamlayan hususiyetlerden birisi de mütereddit oluşudur. Maria Puder kendisini takip eden Raif Efendi’nin adımlarındaki tereddüdü bile sezmiştir.

     Raif Efendi tabiata düşkün bir adamdır. Bu özellik Maria Puder’de de vardır. Maria Puder’e söylediği şu sözler bu düşünceyi doğrular mahiyettedir: “Ben de sizin gibi tabiatı çok severim, hatta diyebilirim ki insanlardan ne kadar uzak kaldıysam tabiata o kadar sokuldum.” (s. 102). Raif Efendi, çocukluğundan itibaren bütün olumsuzluklarda tabiata sığınır. Bu hayatı boyunca da devam edecektir. Yurda döndüğünde kendisine bırakılan çorak ve verimsiz toprakları adam etmeye gayret etmesi, tabiata olan ilgisinden kaynaklanmaktadır.

     Raif Efendi romanın merkezinde duran bir kişidir. Dolayısıyla romana düşünülen ilk isim, Raif Efendiyle ilgilidir ve onu en iyi tanımlayan bir sıfattır: “Lüzumsuz Adam.”[23] Raif Efendi kendisini dünyanın en lüzumsuz adamı addeder: “Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu.”(s. 127). O sıkılgan, utangaç, içine kapanık, duygusal, mütereddit, okumaya meraklı, hayalperest, mücadeleci olmayan, kadınlardan kaçan, hayata ve insanlara karşı kayıtsız, silik ama hayatı kalenderane bir tavırla yaşamaya çalışan psikolojik derinliği olan bir kişiliktir.

     Fiziksel özellikleri ise şöyledir: Saçları kısa ve tepesi açılmış, kulaklarının altından gerdanına uzanan kırışıkları olan, uzun ince parmaklı, sarı bıyıklı birisidir.

     Maria Puder :

     Yaratılış itibarıyla sıradanın dışında bir tiptir Maria Puder. Onunla arkadaşlık yapanlar “müziç ve anlaşılmaz bir mahlûktur” (s. 83) derler. Maria Puder’de feminist bir eğilimin varlığından söz edilebilir. Zira o erkeklerden nefret eder (s. 83). Erkeklerin tahakkümünden hoşlanmayan hatta erkeklerin kadınlara bakışlarından, hareketlerinden, tavırlarından nefret eden biridir.

     Maria Puder, Raif Efendinin zıddı bir tiptir. Raif Efendide genel geçer erkek özellikleri, Maria Puder’de ise kadınlara has özellikler yoktur. Maria Puder’in erkeklere karşı beslediği nefret kısmî olarak kadınlar için de vardır: “Bilhassa tahammül edemediğim bir şey, kadının erkek karşısında her zaman pasif kalmaya mecbur oluşu… Neden? Niçin daima biz kaçacağız ve siz kovalayacaksınız?.. Niçin daima biz teslim olacağız ve siz teslim alacaksınız? Niçin sizin yalvarışlarınızda bile bir tahakküm, bizim reddedişlerimizde bile bir aciz bulunacak? Çocukluğumdan beri buna daima isyan ettim, bunu asla kabul edemedim. Niçin böyleyim, niçin diğer kadınların farkına bile varmadıkları bir nokta bana bu kadar ehemmiyetli görünüyor? Bunun üzerinde çok düşündüm. Acaba bende anormal bir taraf mı var, dedim. Hayır, bilakis, belki diğer kadınlardan daha normal olduğum için böyle düşünüyorum. Çünkü hayatım, sırf bir tesadüf eseri olarak, diğer kadınları mukadderatını tabii görmeye alıştıran tesirlerden uzak geçti. Babam, ben daha küçükken öldü. Evde annemle ikimiz kaldık. Annem, tabi olmaya, itaat etmeye alışmış olan kadınlığın adeta timsaliydi. Hayatta yalnız yürümek itiyadını kaybetmiş, daha doğrusu bu itiyadı asla kazanmamıştı. Yedi yaşında olduğum halde onu ben idare etmeye başladım. Ona ben metanet tavsiye ettim, akıl öğrettim, destek oldum. Böylece erkek tahakkümü görmeden, yani tabii olarak büyüdüm. Mektepte kız arkadaşlarımın miskinliği, emelleri beni daima tiksindirdi. Hiçbir şeyi, kendimi erkeklere beğendirmek için öğrenmedim. Hiçbir zaman erkeklerin önünde kızarmadım ve onlardan bir iltifat beklemedim. Bu hal beni müthiş bir yalnızlığa mahkûm etti. Kız arkadaşlarım benimle ahbaplık etmeyi ve fikirlerimi kabul etmeyi zevklerine ve rahatlarına aykırı buldular. Hoş tutulan bir oyuncak olmak, onlara insan olmaktan daha kolay ve cazip geliyordu. Erkeklerle de arkadaş olmadım. Aradıkları yumuşak lokmayı bende bulamayınca müsavi kuvvetlerle karşı karşıya gelmektense kaçmayı tercih ettiler. O zaman erkek azminin ve kuvvetinin ne olduğunu gayet iyi anladım; dünyada hiçbir mahlûk bu kadar kolay muvaffakiyetler peşinde koşmaz ve hiçbir mahlûk bir erkek kadar hodbin, kendini beğenmiş ve nahvetli, fakat aynı zamanda korkak ve rahatına düşkün değildir. Bir kere bunları fark ettikten sonra erkekleri sevebilmem imkânsızdı. En hoşuma giden ve birçok hususlarda bana yakın olan adamların bile, küçük vesilelerle, bu kurt dişlerini gösterdiklerini; her ikimize aynı derecede zevk veren beraberliklerden sonra, özür dilemeye, himaye etmeye çalışan, fakat aynı zamanda herhangi bir şekilde muzaffer olduğunu zanneden ahmakça bakışlarla yanıma sokulduklarını gördüm. Halbuki acınacak halde olan, zavallılıkları meydan çıkan onlardı. Hiçbir kadın, ihtiras halindeki bir erkek kadar âciz ve gülünç olamaz. Buna rağmen bu hallerini bir kuvvet tezahürü zannedecek kadar yersiz bir gururları vardır… Aman yarabbi, insan deli olur… Kendimde hiçbir gayri tabii temayül bulunmadığını bildiğim halde, bir kadına âşık olmayı tercih ederim.”(s. 99-100).

     Toplumun bütün normlarına karşı çıkan ve farklı bir duruş sergileyen Maria Puder, Raif Efendiye karşı duyduğu aşk ile bazı kanaatlerini değiştirir. Bu değiştirdiği kanaatlerden biri de erkeklere karşı beslediği güvensizliktir, inanmazlıktır: “Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! dedi. Bu eksik sana değil, bana ait… Bende inanmak noksanmış… Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana âşık olmadığımı zannediyormuşum… Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar…” (s. 139). Maria Puder’in hayata karşı tepkisel kayıtsızlığı, erkeklere ve insanlara inanmayışı bireysel özelliklerinin yanında yaşadığı dönemle de ilgilidir. Birinci Dünya Savaşı yılları pek çok insanda olduğu gibi Maria Puder ve Raif Efendide de psikolojik ve ruhi bir takım travmalara yol açmış, hayata karşı duruşlarını şekillendirmiştir.

     Raif Efendi ve Maria Puder’in pek çok bakımdan benzerlik içerisinde bulunduklarını söyleyebiliriz. İkisi de sanata tutkun, kendi zengin iç âlemlerinde yaşayan ve dışarıya karşı kayıtsız tiplerdir. Yalnız Raif Efendinin kayıtsızlığı hayat karşısında aldığı pasif duruş ile alakalıyken Maria Puder’inki daha çok tepkisel bir kayıtsızlıktır.

     Maria Puder de hayatta yalnızdır. Yalnızlığını kendi ifadesi ile ‘erkek gibi’ oluşuna bağlar: “(…) Ben hep böyle apaçık konuşurum… Bir erkek gibi… Zaten bir çok taraflarım erkeklere benzer…Belki de bunun için yalnızım…”(s. 79). Raif Efendi erkektir ve o da yalnızdır.

     Sonuç Yerine:

     Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali’nin romanları arasında ele aldığı konu bakımından farklılık göstermesine karşın sıcak, samimi dili ve hikâye kurgusu bakımından bir bütünün parçasıdır.

     Modernizmin birey üzerine inşa ettiği insan algısının I. ve II. Dünya savaşlarının getirdiği buhranlı atmosfer ile yıkılması, dünya ve Türk edebiyatında antikahramanların doğmasına yol açmıştır. Bu sosyal şartlar “bireyci” olarak nitelenen Sait Faik (Lüzumsuz Adam-Mansur) ile “toplumcu” Sabahattin Ali’yi (Kürk Mantolu Madonna-Raif Efendi) aynı türden antikahramanlar yaratma noktasında birleştirir. Böylelikle Kürk Mantolu Madonna, Raif Efendinin kimliğinde amaçsız, günü yaşayan, geleceğe dair hedefleri ve beklentileri olmayan, içine kapanık, sıradan ve küçük insanın romanı olmuştur.

     Geleneksel anlatılarımızdaki kimi teknikleri modern bir yapı içerisinde kullanmaktaki başarısı ile dikkat çeken Sabahattin Ali, özellikle yazdığı hikâyelerde gerçeklik hissini uyandırmak için başvurduğu hatıra defterinden aktarım tekniğine Kürk Mantolu Madonna romanında da yer vermiştir. Yazarın, Kürk Mantolu Madonna romanında devam ettirdiği bir başka özelliği ise anlaşılabilirlik ve gerçeklik ilkeleri çerçevesinde halk dilinde sıklıkla kullanılan tabirlere, ikilemelere hatta kimi zaman argo sözlere yer vermesidir.

     Kurgusunun başarısı, romanda yer alan şahısların ustalıkla çizilmiş olması, kullanılan dilin akıcılığı ve sağlamlığı ortaya başarılı bir eser çıkarmıştır. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna ile edebiyatımızda edinmiş olduğu haklı şöhretini pekiştirmiştir.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, YKB yay., 22. b., İstanbul, 2006, 164 s. (Yazı boyunca alıntılar bu baskıdan yapılmıştır. )

[2] Ramazan Korkmaz, Sabahattin Ali -İnsan ve Eser- , YKB yay, İstanbul, 1997, s. 249.

[3] Asım Bezirci, Sabahattin Ali’nin paraya ihtiyacı olduğu bir sırada Hakikat gazetesinin siparişi üzerine bu romanı tefrika etmeye başladığını, para ödemesinde sıkıntı çıkınca da romanı kısa kestiğini belirtmektedir. Roman niyetiyle yazılmaya başlanması ve ödemelerden kaynaklanan sıkıntı sebebiyle de kısa kesilmesi eserin hikâye olarak düşünülmediğini ortaya koymaktadır. Romanın hacmi bu kızgınlığın bir neticesi olarak kısa tutulmuş olmalı. (bkz. Asım Bezirci, Sabahattin Ali –Hayatı, Hikâyeleri, Romanları-, Oluş Yayınevi, İst., 1974, s. 198.) Ayrıca gazete sahibi Cemal Hakkı’nın tefrikanın “tutmadığı” yönünde sözleri de vardır. Fakat yazar ile aralarında geçen mektuplaşmadan anlaşılacağı üzere, Cemal Hakkı’nın Sabahattin Ali’nin hak ettiği parayı vermemek için bir bahane olarak bu düşünceyi ileri sürdüğü düşünülebilir. (bkz. Filiz Ali Laslo-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, Cem Yayınevi, İstanbul, 1979, s. 179-182.)

[4] Bezirci, age., s. 197-198.

[5] Tahir Alangu, Cumhuriyet’ten Sonra Hikâye ve Roman 1919-1930, 2. b., İstanbul, 1968, C. I, s. 177.

[6] Konur Ertop, “Cumhuriyet Çağında Türk Romanı”, Türk Dili –Roman Özel Sayısı/I-, Kasım 1964, C. XIII, S. 158, s. 596.

[7] İbrahim Tatarlı, “Sabahattin Ali, Hayatı, Kişiliği ve Yaratıcılığına Genel Bir Bakış”, Sabahattin Ali, (hzl. Filiz Ali Laslo-Atilla Özkırımlı), Cem Yayınevi, İstanbul, 1979, s. 263.

[8] Bezirci, age., s. 203.

[9] İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, Dergah Yay., İstanbul, 2004, s. 287.

[10] Korkmaz, age., s. 255.

[11] Modernizmin, birey üzerine inşa ettiği insan algısı ve anlayışı I. ve II. Dünya savaşlarıyla temelinden sarsılır. Savaşların buhranlı atmosferinden etkilenen yazarlar, kendi hayatlarında yaşadıkları kimi ötekileşme ve amaçsızlaşmayı roman ve hikâyelerinde de ele alırlar. “Büyük idealler veya görevler yüklenen kişi(ler) yerine güçsüzleştirilmiş, pasifize edilmiş, amaçsızlaştırılmış” kişiler yani antikahramanlar yaratırlar. Türk edebiyatında Sait Faik’in Lüzumsuz Adam’ının kahramanı Mansur ve Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ının kahramanı Bay C, birer antikahramandırlar ve Kürk Mantolu Madonna romanının kahramanı Raif Efendi ile benzerlik gösterirler. Kürk Mantolu Madonna romanına düşünülen ilk adın “Lüzumsuz Adam” oluşu bu benzerliği pekiştirir. Antikahramanları konu alan yazı için bkz. Yunus Balcı, “Üç Adam: Niteliksiz Adam, Aylak Adam, Lüzumsuz Adam”, 2007 UNESCO Mevlâna Yılında Dil, Yazın, Deyişbilim Sempozyumu (02-05 Mayıs 2007)’ nda sunulmuş bildiri metni. Ayrıca bildiri metni için bkz. http://www.yeniturkedebiyati.com/makale/cumhuriyet_devri_turk_edebiyati/537-uc-adam-niteliksiz-adam-aylak-adam-luzumsuz-adam.html.

[12] Filiz Ali Laslo, “Anımsayabildiklerim”, Sabahattin Ali, s. 52.

[13] Aliye Ali, “Birlikte Olduğumuz Günler”, age., s. 34.

[14] Mediha Esenel, “ Tanıdığım Kadarıyla Sabahattin Ali”, age., s. 83-84.

[15] Niyazi Ağırnaslı, “Acısı Yüreğimde Tazeliğini Koruyor”, age., s. 88.

[16] Ağırnaslı, agm., s. 88.

[17] Korkmaz, age., s. 287.

[18] Ayşe Sıtkı-Doğan Akın, Sabahattin Ali’nin Özel Mektupları, İki Gözüm Ayşe, 2.b., Bilgi Yayınevi, Ankara, 1997, s. 137.

[19] Melahat Togar, “Arkadaşım Sabahattin Ali”, Sabahattin Ali, s. 61.

[20] Ağırnaslı, age., s. 88.

[21] Muvaffak Şeref, “Yaşadığımız Dönem ve Sabahattin Ali”, age., s. 98-99.

[22] Sıtkı-Akın, age., 113.

[23] Bezirci, age., s. 198.

Benzer Yazılar

Yorumlar

Yorum Yazın

Bilgi Yorum Ekleyebilmeniz için Sitemize Kayıt Olmanız Gerekmektedir.
Arama
Beni yukari isinla